Bizimle İletişime Geçin

Röportaj

Şükran Albayrak; ‘Sporun eğlence göz ardı ediyoruz’

Şükran Albayrak, Deniz Temiz Derneği/TURMEPA dergisini özel açıklamalarda bulundu. Güzel sunucu Şükran Albayrak, “Son yıllarda artan rekabetçilikle birlikte sporun en önemli misyonlarından birini göz ardı etmeye başladık; sporun bir eğlence olduğunu” diyor.

Şükran Albayrak, sporun toplumsal yerini, sağlıklı bir neslin oluşturulmasındaki misyonunu ve sporun kendisini şekillendirişini dergimiz Deniz Temiz’e değerlendirdi. Profesyonel basketbol hayatı sona erdikten sonra ekranlara yönelen başarılı Tivibu sunucusu Eski Fenerbahçe Kulübü milli sporcusu Şükran Albayrak, spora olan tutkusunun hayatının dününde ve bugününde önemli bir belirleyici olduğunu söylüyor. Sporun bireysel olarak bir insanın hayatını değiştirmesi ve daha iyiye götürmesinin yanında daha özgüvenli, mutlu, duyarlı ve sağlıklı bir toplum için de kriter olduğuna vurgu yapan eski milli sporcu, çocuklara aşılanacak spor kültürü ile bunun mümkün olabileceğinin altını çiziyor. Sporun ve sporcunun önemli bir rol model olduğunu ifade eden Albayrak, en büyük hayalinin çocuk ve sporu bir araya getirerek, bir gelişim platformu oluşturmak olduğunu aktarıyor.

Profesyonel basketbol hayatınız bittikten sonra, yine içinde basketbolu barındıran spor sunuculuğuna başladınız. Nasıl gidiyor, enerjinizi konuşarak atabiliyor musunuz?

Ben basketbolu çok erken yaşta, elit sporcu seviyesindeyken bıraktım. Dolayısıyla, bu durum içimden atamadığım bir enerjiye, bu enerjinin yoğunluğu da yorgunluğa dönüşmeye başlamıştı. Televizyon, hedeflerim arasında değildi fakat ekranlarla tanışmam ve bu tanışıklığın içinde yine basketbolu barındırması beni çok mutlu etti. Burada kendimi daha iyi ifade ediyorum; televizyon benim için bir yaşam biçimi oldu. Sonunda da bir şekilde içimdeki enerjiyi mental bir yoğunluğa dönüştürerek kendi lehime durumu artıya geçirdim. Çünkü içimde biriken enerjinin nedenlerinden biri de spor aşkımdı ve ekranlarla beraber bu tutkuyu devam ettirmiş oldum. Spordan aldığım keyif o kadar yüksek ki, basketbolu bıraktıktan sonra hayatıma yeni heyecanlar kattım. Golf oynuyorum, kürek çekiyorum, yelken yapıyorum, masa tenisi oynuyorum… Sporun herhangi bir dalını deneme heyecanım hep çok yüksek. Spora karşı isteğimi hiç yitirmiyorum. Tüm bunların yanında ekran benim bu heyecanımı daha da tetikliyor çünkü burası çok değişken bir platform. Bilgiler üzerinden ilerliyor ve sporun farklı alanlarına dair denk geldiğim bilgiler, öğrenimler beni yeni başlangıçlara teşvik ediyor.

Bu bahsettiğiniz yeni sporların basketbol oynarken hayatınıza girme imkanı yok muydu?

Açıkçası antrenmanların ve bireysel çalışmalarımın yoğunluğu yeni bir spora vakit ayırmama olanak tanımıyordu. Diğer yandan sahip olduğum profesyonellik duygusu da başka bir sporu hayatıma almama izin vermiyordu; farklı alanlar arasında bölünmek yerine birinde ilerleyip en iyisini ortaya koymak istedim. Ayrıca basketboldan kalan zamanımı da daha basit hobilere ayırmak ve dinlenmeyi tercih etmek, daha çok işime geldi. Basketboldan emekliye ayrıldıktan sonra sporun bendeki heyecanının hiçbir şekilde bitmediğini fark ettiğimde ise elime geçen tüm sportif imkanları değerlendirmeye başladım. Artık amatör ruhun heyecanı ile mevzuya yaklaştığımdan pek çok dala aynı anda tutunabiliyorum.

Sporun hayatınızdaki derinliğinin kökleri aileye mi dayanıyor, yoksa kendinizin edindiği bir tutku mu?

Spor; bizim ailenin bir gerçeği, kültürü. Ailemdeki herkesin sporla bir bağı, geçmişi var. İlkokul yıllarımda, Arçelik kulübünde hentbol oynadım ve bu branşta milli takım seviyesine kadar yükseldim. Kulübün kapanması ile kendimi bir anda basketbolun içinde buldum. 10-12 yaşlarındayken, ablam, ben ve kuzenim Fenerbahçe’nin kapısından içeri girdik. Güzel olan şu ki, üçümüzün de aynı anda Fenerbahçe sporcusu olması, mahallenin havasını değiştirdi. Diğer gençleri de teşvik etmiş olduk ve bizden sonra çok fazla sporcu oluştu.

Şükran Albayrak

Eski Fenerbahçe Kulübü milli sporcusu Şükran Albayrak

Peki, bu kara sporları kültürünün içinde deniz kendine nasıl yer buldu?

Denizi hayatıma dahil etme isteğim aslında bir eksikliğe dayanıyor; bu eksiklik ise içinde iki neden barındırıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren sporun içinde oldum ve yoğun bir çalışma temposu içinde yaşadım. Bu sebeple de tatil kavramı ve dolayısıyla deniz, yaşamımda çok sınırlı miktarda var oldu. Elbette bundan hiçbir zaman şikayetçi olmadım; isteyerek ve keyifle yaptım. Ancak bu kısıtlılık maviye bir hasret duymama neden oldu. Basketbolu bıraktıktan sonra kendimi dinlediğimde bunu daha net fark ettim. Bir diğer sebep de doğayla daha iç içe yaşama isteğim oldu. Ben çok büyük bir tribünden geliyorum, her zaman tıklım tıklım bir stat ve taraftarın daha da yükselttiği bir adrenalin vardı hayatımda. Bunun üzerine doğayla iç içe, daha sakin bir başlangıç yapmak istedim çünkü bu, benim için bir eksiklikti. Kendi alanımı terk ettikten sonra ilk olarak golfe başladım; bu branşta lisans ve antrenörlük ehliyeti aldım. Yıllarca kapalı bir yarış alanından doğanın içine geçmek bana iyi geldi. Yeşili iyice içselleştirdikten sonra da doğanın mavisine geçmek istedim. Basketboldan sonra yeni sporlara yönelme isteğim maviyle buluşunca, kendimi yelkende buldum. Bu arada denizle daha bütünleşik bir yaşam isteğimi tetikleyen başka etkenler de oldu. Mesela, Rahmi M. Koç’un Nazenin IV ile Devri Alem kitabını okuduktan sonra tekneye, tekneyle seyahat etmeye hevesli olduğumu gördüm. Televizyonculuğa başladığım ilk yıllarda tekne yarışları üzerine ağırladığım konuklar, anlatımlar, görüntüler, okyanusların mücadelesi de beni cezbetti. Bir şekilde sürekli bir şeyler bana denizlere yönelik işaretler veriyor gibi hissediyordum. Tüm bunların neticesinde de bu işin eğitimini almaya karar verdim ve kaptanlık ehliyeti aldım. Ara sıra teknesi olan arkadaşlarımla deniz hayatını deneyimliyorum. Yarışlara katılıyorum. Şu an işin başındayım ama öğrenmek için çok istekliyim. En büyük arzumsa bir gün kendi teknemi kullanmak. Yelken, benim gelecek dönem hayalim. Şu an denizlerle olan bağımı kürek çekerek sürdürülür kılıyorum. Haliç’te, Altınboynuz spor kulübünde kürek çekiyorum. Haliç’in manzarası eşliğinde bunu yapmak bana büyük bir keyif veriyor.

Peki sizin tercihiniz yelken mi yoksa motor yat mı?

Evet, tekne dünyasında böyle bir ayrım var ama sanırım, ben ikisini de aynı anda istiyorum. Ancak dediğim gibi buna henüz vakit var. Tekne söz konusu olduğunda, onunla ne kadar vakit geçirebildiğiniz çok önemli. Teknelere yönelik ilk farkındalığım bu oldu. Sizinle beraber yaşayan, özen isteyen bir varlık tekne. İş tempomu daha da azalttığım ve denizlere daha da vakit ayırabileceğimi düşündüğüm dönemimde kendi teknemi planlayacağım. Bu arada tekneye yönelik hayallerimin en büyüğü de bir dünya turuna çıkmak.

Geçtiğimiz yıllarda Doğa Koleji’nin “Doğada Hayat Var” projesinin bir parçası olmuştunuz. Farkındalık oluşturulmasına yönelik benzeri çalışma ve destekleriniz var mı?

Çocuklar benim için çok değerli bir yerde duruyor. Bu sebeple de sosyal sorumluluk alanında verdiğim desteklerin hemen tamamını buraya aktarıyorum diyebilirim. Bir süre Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın bir üyesi olarak çocuklara temas ettim. Daha önce köy çocukları ile yaptığımız çalışmalarda, onlara verdiğimiz eğitimle gelişimlerine katkıda bulunmaya çalıştık. Yine verdiğim sportif direktörlükle, çocukları spora teşvik ederek kendilerini geliştirmelerine yardımcı olmaya çalıştım. Çocuğun kendini tanıması, yetkinliklerini fark etmesi adına katkı sunmaya çalışıyorum. Tüm bunları da en iyi bildiğim alan olan spor üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyorum. Gönlümde henüz gerçekleştiremediğim bir hayalim var: Çocuklara bir şekilde ulaşamadıkları imkanları sağlamak ve onlara alternatif bir hayat sunmak. Yelken, tekne, deniz, doğa elbette benim için değerli, buna dair isteklerim, arzularım var. ama bu benim bireysel keyfim, lüks. Ancak çocuklar toplumsal ve evrensel bir mesele. Çocukların kendini ifade edebilmesini sağlamalıyız. Sporun; bir çocuğun sağlıklı, özgüvenli ve başarılı bir birey olmasında önemli bir aracı olduğuna inanıyorum. Bu noktada da sporu tanıtmanın, sporun sahip olduğu değerleri aktarabilmenin önemini fark etmemiz gerekiyor. Herkes başarılı ve ünlü bir sporcu olmayabilir ama spor yapan herkes disiplinli, cesaretli, özgüvenli, mücadeleci bireyler olabilir. Bu sebeple de amatör sporculuk önemli. Biz sporcular, işin amatör tarafının her zaman desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bütün bunlardan dolayı da spor ve çocuğu aynı potada eriterek, bir gelişim platformu yaratmak istiyorum. Bu benim için bir hedef.

Genel olarak sporcuların önemli birer rol model olduğu bilinir, öyle olması istenir. Sporcunun rol modelliği üzerine neler söylersiniz?

Sporcu olmasaydım bugün çok farklı bir hayatım olabilirdi; spor, hayatımı güzelleştiren, çeşitlendiren ve cesaretlendiren bir alan oldu. Erken yaştan itibaren sorumluluk almamı ve kendimi disipline etmemi sağladı. Spor, genç yaşta işin içine girip, yüksek hakimiyet kazanmak, hep daha iyisi için çalışmak, çaba göstermek, takım olabilmek ve mutlu olmak demek. Tüm bu değerler düşünüldüğünde bir sporcunun rol model teşkil etmesi çok normal. Spora daha fazla ağırlık verilmesi; daha fazla başarılı yeteneğin oluşması ve camiaya kazandırılması, arkadan daha fazla gencin oluşması anlamına geliyor. Diğer yandan bu sadece sporcuların rolü de değil. Ailelere de önemli görevler düşüyor. Bugün pek çok başarılı sporcunun başarısının arkasında aileleri olduğunu görebiliyoruz. Spora para ve kariyer olarak bakmadan önce güzel, kendini tanımış birey yetiştirme gözü ile bakmalıyız.

Sporun kadının toplumdaki yerini iyileştirmede bir rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Bugün futbol, erkek egemen bir branş algısına sahip; keza futboldan sonraki en favori spor dalımız olan basketbol da daha ziyade erkeklerle; voleybol ise kadınlarla anılıyor. Spor dallarını cinsiyetlerle eşleştirmek ve bunun doğru olduğuna inanmak; cinsiyetçi söylemlere neden olan, kadının, kız hatta erkek çocuklarının pozisyonuna söylemleri olumsuzlaştıran, gelişimine engel olan bir durum. Mesela Beşiktaş kadın futbol takımı çok başarılı bir takım. Cinsiyetçi bakış açısına rağmen kadınlar sporun içinde önemli başarılar elde ediyor. Bu ön yargıları kırsak çok daha önemli başarılar elde edilecektir. Bu, ülke ve toplumun uluslararası arenadaki rolü adına da son derece önemli. Spora kendi değerleri içinde yaklaşmak daha başarılı kadınlar ve daha mutlu bir gelecek için önemli. Bugün spordaki cinsiyetçi yaklaşımın önüne geçmenin en temel yolu, spor kültürü oluşturmaktan geçiyor. Spor kültürü geliştirdiğimizde bu tür sorunların ortadan daha hızlı şekilde kalkacağına inanıyorum. Mesela jimnastik alanında son yıllarda önemli başarılar ortaya koyuyoruz ama bunları çok az görüyoruz, okuyoruz. Spor kültüründen kastım sadece basketbol ve futbolu değil, sporun tüm dallarını benimsememiz gerektiği. Sporda bir sürdürülebilirlik sağlamalıyız. Dört yılda bir, olimpiyatlardan olimpiyatlara konuşmamalıyız bu branşları. Sporcu kültürüne sahip bireyler yetiştirmek için olimpik ruhun okul çağlarında çocukların hayatına girmesi gerekiyor. Ayrıca sporun yanında sanatta ve edebiyatta da benzer atılımları gerçekleştirmeliyiz. Sanat ve spor, uluslararası bir dil ve bunun ilerletilmesi bireysel ve kişisel gelişimin ölçüsünü belirler.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Son yıllarda artan rekabetçilikle birlikte sporun en önemli misyonlarından birini göz ardı etmeye başladık; sporun bir eğlence olduğunu. Sporu sadece rekabet üzerinden okumak keyifli tarafını, centilmenliğini, matematiksel yanını unutmamıza neden oldu. Hedeflerimden biri de ekranlar üzerinden sporun bu değerlerini yeniden hatırlatmak. Kaynak : TURMEPA

Yorum Yap

Yorum Yap覺n

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Samsun’un ilk bölgesel gazetesi Halk’ta spor servisinde muhabirlik, editörlük, müdürlük yaptı. Ardından Asal Grup’un Türkiye distribütörü olduğu Errea ve Mizuno spor markalarının pazarlama iletişimi faaliyetlerini yürüttü. Bir sonraki durağı Samsunspor oldu. Store, reklam, bilet, sponsorluk süreçlerini yönetti. Peşinden arkadaşlarıyla FIFTY FIVE markasını oluşturdu. Markasıyla bir yandan şirketlere pazarlama iletişimi hizmetleri verirken diğer taraftan Kanal Daa için içerik üretiyor.

Samsun’un ilk bölgesel gazetesi Halk’ta spor servisinde muhabirlik, editörlük, müdürlük yaptı. Ardından Asal Grup’un Türkiye distribütörü olduğu Errea ve Mizuno spor markalarının pazarlama iletişimi faaliyetlerini yürüttü. Bir sonraki durağı Samsunspor oldu. Store, reklam, bilet, sponsorluk süreçlerini yönetti. Peşinden arkadaşlarıyla FIFTY FIVE markasını oluşturdu. Markasıyla bir yandan şirketlere pazarlama iletişimi hizmetleri verirken diğer taraftan Kanal Daa için içerik üretiyor.

Okumaya Devam Edin

Röportaj

Yakup Özden : Futbol oynamak, futbolcu olmak hayalimizdi

Ampute futbolu

Yakup Özden ile Ampute Futbolu üzerine sohbet ettik. Nasıl sakat kaldığından bugün geldiği noktaya kadar her konuya cevap verdi.

Yakup Özden kimdir ?

Samsun Bedensel Engelliler Spor Kulübü Başkanıyım. 1960 doğumluyum. Evli ve 3 çocuk babasıyım. Küçük yaşlarda geçirdiğim bir kaza sonucu sakat kaldım.

Yaşadığınız kaza nasıl oldu?

İlkokula gidiyordum. Okuldan çıkıp eve geldim. Üstümü değiştirip top oynamak için dışarıya çıktım. Eksiden Piazza’ya giden yol üzerinde mezbahane vardı.

Onun yanında da at yarışlarının deve güreşlerinin yapıldığı bir alan vardı. Oraya da TIR’larla at getirmişlerdi. Biz de sahaya top oynamaya gitmeden önce onları izliyorduk.

O sırada Çarşamba tarafından gelen tren düdüğünü öttürünce atlar ürktü. Ben de korkup ters tarafa doğru kaçtım. Karşı taraftan gelen kamyonun altında kaldım. Sonra ayağımız kesildi.

Ampute futbolu

Kazadan sonra hayata bakışınız değişti mi?

7 yaşına kadar sokakta koşuyorsun, okula gidiyorsun. Arkadaşlarında top oynuyorsun. O yaştan sonra sakat kalıyorsun. Bir yıl evden dışarı çıkmadım.

Sonra arkadaşlarımın eve gelip gitmesi ile yavaş yavaş dışarıya çıkmaya başladım. Tekrar tek bacağımda arkadaşlarımla birlikte futbol oynamaya başladım. Belki de amatör liglerde tek bacağı ile futbol oynayan tek kişi Yakup Özden olarak benimdir.

Futbol oynamak, futbolcu olmak, antrenörlük yapmak, kulüp başkanı olmak hayalimizdi. Basamak basamak hepsini yaparak bugünlere kadar geldik.

Yakup Özden ampute futbolunun doğuşunu anlattı.

Samsun’da Ampute Futbol Takımı ne zaman kuruldu?

Samsun’da ilk ben kurmuştum. Tabi o zaaman Ampute değil ‘Koşar Futbol’ deniyordu. Parmağı olmayan, eli olmayan, ayağı olmayan bir spordu.

Bizim sayemizde basının aracılığıyla ‘Koşar Futbol’ tüm Türkiye’ye yayıldı. Sonra dünyada bir Ampute futbolu diye bir şey ortaya çıktı. Bir gün beni GATA’dan aradılar ve Ankara’ya davet ettiler. Ben de GATA’ya gittim. Gazilerimiz var. Onların spora teşvik etmek için…

Yakup Özden : Spor sayesinde insanlar hayata bağlandı

Bana Ampute futbol var, siz de Koşar Futbol diyorsunuz. Bu ikisini harmanlayabilir miyiz? Tamam dedik ve şöyle oldu. Dedi ki; kolu olmayanlar kaleci olsun, ayağı olmayanlar futbolcu olsun. Türkiye’de bu şekilde Ampute futbolunu kurduk. Türtiye’de Ampute futbolu kuran kişiyim. Gururluyum.

Daha önce evlerinde çıkamayan engelli arkadaşlarımız, kardeşlerimiz bu spor sayesinde hayata tutundu. Kendileriyle barıştı. Hayata bağlandılar. İş sahibi oldular, aile sahibi oldular.

Ampute futbolu

Kaç sporcunuz var ?

250 sporcumuz var. Samsun’da ilçelerimizle birlikte 150 bin engelli vatandaşımız var. İnsanlarımızı spor yapmaya çağırıyoruz. Sadece futbola değil, tüm branşlara. Tabi çogu gelmek istemiyor.

Samsun’da Ampute Futbol Takımı’nın durumu nasıl?

5 yıl öncesine kadar Türkiye’de bir numaraydık. Ancak kulüplere yardım yapılmıyor. Sporcularımız da büyük takımlara transfer oluyor. Elimizdeki oyuncuları tutamıyoruz. Böyle olunca da Samsun olarak pek iyi durumda değiliz.

Ampute Milli Takım hatıralarınızdan bahseder misiniz?

Yine Ankara’da toplandık ve milli takım için ne yapabiliriz diye konuştuk. Türkiye’deki tüm engelli sporcuları Antalya’ya davet ettik. 40-50 kişi geldi. Antalya’da 2 ay kamp yaptık. Seçmeler yapıldı ve sayıyı 22 kişiye indirdik. Milli takım kuruluşu böyle başladı. İlk defa kurulan milli takım, dünya üçüncüsü oldu.

İyi ki sporcu olmuşum dediğin an oldu mu?

İyi ki sporcu olmuşum, iyi ki engelli olmuşum. Engelli olmasam kim bilir ne olacaktım.

Engelli sporcular destek görüyor mu?

Yeterli desteği gördüğümüzü söyleyemeyeceğim. Bakın Samsun spor kenti diyoruz. Ama Samsun’da engelli spor kulüpleri kapandı. Maddiyatsızlıktan faaliyetlerini durdurdu. Destek olsa daha çok engelli kardeşimize dokunabiliriz.

Okumaya devam et

Röportaj

Lütfi Pirinç : Adana Kebap kırmızı çizgim

Lütfi Pirinç

Lütfi Pirinç, ‘Kanaldaa’ Youtube kanalı ‘Anlat İşini’ programına konuştu. Adana Kebap yapmanın püf noktası nedir? Neye dikkat etmek gerekir? Bu işe nasıl başladı?

Lütfi Pirinç, “Önce işime sonra eşime aşığım” diyerek meslekteki 40 yılını anlattı…

Sizi tanıyabilir miyiz?

1971 Şanlıurfa Siverek’te doğdum. Adana’da büyüdüm.

Sizin hikayeniz nerede ve nasıl başladı ?

Küçüklüğümde, 1980’li yılların başlarında çok hayta bir çocuktum. Ele avuca gelmeyen , rahat durmayan, düz duvara durmayan bir çocuktum. Buna istinaden rahmetli amcam, babam ve dayımla konuşmuş. ‘Bunu durdurabilmek için ne yapalım’ diye. O zaman işte beni lokantacılar odası başkanı ve dönemin en iyi ustalarından Nuri Usta’nın yanına verdiler beni. Orada iş başı yaparak kebapçılık serüvenimiz başladı.

Adana Kebap

Lütfi Pirinç, ekip ruhunun önemine de değindi.

Kebapçılık serüveniniz kaç yaşında başladı?

14 Şubat 1983’te. Hiç unutmam o tarihi. Aşkla sevgiyle başladık. Neredeyse 40’ncı yıla gireceğiz.

Her sabah kalktığımda aynı heyecanla işe başlıyorum. Bir müddet komilik yaptım.

Sonra ‘komilik bana göre değil’ diyerek bulaşık yıkamaya geçtim. Bir kaç gün bulaşık yıkadıktan sonra o zaman mezeci ustamı da takip ediyordum.

Bıçağı nasıl kullanıyor, domatesi soğanı nasıl doğruyor takip ediyordum. Bunları bir film sahnesi gibi gözümün önüne getire getire akşamları evde tatbik ediyordum.

Bir gün aldığım yevmiye ile gittim kasaba. 100 gram kıyma aldım. Bir tane de şiş aldım. Adana saplamayı öğreneceğim. Sabaha kadar uyumadan onu öğrendim.

Her zaman söylüyorum; bu işim olmasaydı ben bugün olmazdım. Lütfi usta olmazdım.

Adana Kebap

İlk kebabınızı ne zaman yaptınız ?

1985 yılının ortalarıydı. Onu da aileme yedirdim.

Kebap üretiminin bir reçetesi var mı?

Günümüzde herkes bir reçete çıkarabilir. Ancak bunun en önemli reçetesi anlamak, anlamak, anlamak…

X bir kişi geldi, ‘bana tarif et’ dedi. Tarif edersiniz o da sizi çok iyi anladı. Lakin tatbike geldiğinde bunu yapamayacaktır.

Çünkü Adana yapmanın, et işlemenin özelliği şudur; Güzel bir tezgah, bıçak, zırh, satırı olmalı.

Zırh dediğimiz el kıyması dediğimiz alet mutlaka olmalı. Bu olmadığında makineden çektiğiniz kıyma ile yaptığınızda bildiğiniz köfte yersiniz.

Şiş köfte olur. Reçete olarak baktığınızda, 20 gram tuz, 10 gram biber gibi bunları söyleyebiliriz. Ama önemli olan eti işlemek.

Adana Kebap

Lütfi usta, Adana kebap için eti iyi işlemek gerektiğini anlattı.

Eti kasaba giderek kendim alırım…

Bu detay isteyen bir şey, Belki bana deli diyecekler ama olsun desinler. Ben zaman zaman etle konuşurum. Ciddiyim. Etleri kasaba gidip kendim alıyorum. Eti işliyorum. Etlerin besisi ile alakalı; yağlı olur yağsız olur…

Bunu dengelemek lazım. Bilimsel olarak gramaj olarak söyleyebilirsiniz. Tatbik olarak kötü bir sonuçla karşı karşıya gelebilirsiniz. Önce o eti anlamak gerekir. Aldığınız etin yağ oranını besi oranını bilmeniz gerekiyor.

Bunları bilmediğiniz, anlamadığınız zaman ne olabilir; Adana kebap üzerinden konuşarak, dökülebilir, lezzetli olmayabilir, yağlı olabilir.

Bu ayar çok önemli. Bir de etin arasındaki sinirleri almak gerekiyor. Almazsanız, kebap parçalanır, sert düşebilir artı aradığınız lezzeti alamazsınız.

Adana Kebap

Favori kebabınız hangisi ?

Bütün kebaplar favoridir. Ancak benim favorim Adana. Benim ona farklı bir bakış açım var. Aşkla bakıyorum ben ona.

Buna inanmayacaksınız belki ama Adana kebaba bakınca benim içimde kabarma başlıyor. Adana benim için kutsaldır.

Kırmızı çizgimdir. Ben işime aşık ir adamım. Önce işime sonra eşime aşığım. Neden? İşim olmasaydı eşimle evlenemezdim.

4 çocuğum olmazdı. Evim, arabam olmazdı. Yaptığınız iş ne olursa olsun severek ve aşkla yapmalısınız.

Okumaya devam et

Röportaj

Saffet Emre Tonguç : Rüzgarın aşk ettiği şehir

Saffet Emre Tonguç, Büyükşehir Belediyesi’nin dijital yayın organı ‘Samsun E-Dergi‘ye Azerbaycan’ın başkenti Bakü’yü yazdı.

Seyahat yazarı Saffet Emre Tonguç kaleminden Rüzgarın aşk ettiği, ışıkların raks ettiği şehir Bakü…

Samsun E-Dergi’ye özel  

Bakü’ye Azerice “Bakı” deniyor ve “Rüzgarlı Şehir” anlamına geliyor. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Azerbaycan; sınırları içinde bulunan petrol ve doğalgaz rezervleri sayesinde büyük bir gelişim yaşıyor. İşte Azerbaycan’ın başkenti Bakü…

Modern ve çok iddialı mimariyle yapılan binalar şehrin siluetini değiştiriyor. Bakü’nün merkezinde ve yakın çevresinde tarihi binalara uyum sağlamak amacıyla hemen hemen tüm binalar benzer üslupla ciddi bir restorasyon içinde.

En büyük, en uzun, en görkemli mantığı ile yapılan yerler Bakü’yü bir başka etkiliyor. Geceleri ayrı bir güzelliğe bürünen başkent Bakü’nün gerek tarihi taş binalarının gece aydınlatmalarına, gerekse de geniş bulvarların, parkların, gökdelenlerin ışıkla danslarına bayılacaksınız.

Bakü’yü üç ana bölüme ayırmak mümkün; İçeri Şehir (eski Bakü), Sovyetler Birliği zamanının Bakü’sü ve yeni şehir.

Bakü

İçeri şehir

Özellikle yerel halk tarafından “Köhne Şehir” olarak adlandırılan İçeri Şehir; Orta Doğu’nun en eski meskenlerinden biri. Ayrıca kazılar Paleolitik dönemden itibaren yerleşim yeri olarak kullanıldığını gösteriyor. Aralık 2000’de sınırları içinde yer alan Şirvanşahlar Sarayı ve Kız Kalesi ile birlikte UNESCO tarafından Dünya Mirasları arasına alınmış.

Kız kulesi

Kız Kulesi de deniyor Kız Kalesi de. Eski bir Zerdüşt Tapınağı olduğu düşünülen, çağlar boyunca deniz feneri, savunma kalesi ve rasathane olarak kullanılan Kız Kulesi; 12. yüzyılda inşa edilmiş. İçeri Şehir’in güneydoğu bölümündeki 1. katta duvar kalınlığı 5 metreyi bulan, 8 katlı kulenin her katı yоntma taşlarla yapılmış.

Bunun dışında; kalenin altından Şirvanşahlar Sarayı’na bir geçit olduğu söyleniyor.

Kulenin tarihi için çok ilginç bir ayrıntı var: Kız Kulesi’nin üstten görünümü Arapça’ da Allah’ın 94’üncü ismi “El Bâki” biçiminde. Bu da şehrin özgün adını hatırlatıyor.

Kız Kulesi’nin Hikâyesi…

Bir efsaneye göre o zamanlar Hazar Denizi’nin sularına kavuşacak kadar kardeşmiş kule ve sular. Kulede erkek kardeşi tarafından hapsedilen bir kız yaşarmış.

Ayrıca kutsak kız çok mutsuzmuş ve bu hapis hayatının azabına dayanamamış… Günün birinde kendini kaleden Hazar Denizi’nin şefkatli kollarına bırakmış.

Bu yüzden Kız Kulesi olmuş adı. Bir başka söylenti de hiçbir zaman düşmanlar tarafından ele geçirilemediği için bu adın verildiği.

Üçüncü bir görüşe göre de  önce adı ‘Göz Kalesi’ymiş, zamanla ve söylene söylene değişip ‘Kız Kulesi’ şeklini almış. Özellikle son yıllarda kale ve arkasındaki meydanda her yıl Nevruz Bayramı şenliklerinin yapılması gelenek olmuş.

Bakü

Kız Kalesi.

Devlet Bayrağı Meydanı

2010 yılında açılan Devlet Bayrağı Meydanı; Azerbaycan halkının birlik ve bütünlüğünü simgeleyen 162 metre yüksekliğindeki bayrağın bulunduğu meydan. Özellikle “En uzun bayrak” rekorunu kırarak Guinness Rekorlar Kitabı’na geçmiş. Bayrağın boyu 35 metre, eni 70 metre, toplam alanı 2450 metrekare, ağırlığı ise yaklaşık 350 kilogram.

Kristal Palas

Hazar Denizi’nin kıyısında yapılan Kristal Saray, muhteşem görkemiyle çok fonksiyonlu kapalı bir arena.

Kapasitesi 25 bin kişi. Kristal Saray’dan geceleri gökyüzüne doğru yükselen lazer ışınları olağanüstü bir görüntü oluşturuyor. Ayrıca yüzeyindeki ışıklandırma da koca yapıyı devasa bir kristale dönüştürüyor. Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması da Kristal Saray’da yapılmıştı.

Şehitlik

25 Mayıs-17 Kasım 1918’deki Kafkas Harekatı’nda Türk-Kafkas Ordusu 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girmiş, Azerbaycan, Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden kurtarmış. Bu savaşlarda şehit olmuş Azeri ve Türk askerlerinin defnedildiği bu yere Şehitler Hiyabanı adı verilmiş. 1130 Türk askerinin isimlerini 1999’da açılan anıtın üzerinde görebilirsiniz. Günümüzde hala protokol karşılamalarında kullanılıyor bu şehitlik. Buraya kolay ulaşılabilmesi için sahilde füniküler de inşa edilmiş. Şehitliğin yanına bir de cami yapılmış. Adı Şehitlik Camii. Azerbaycan topraklarını savunurken şehit olan Türk askerlerinin anısını yaşatmak için Türk Diyanet Vakfı tarafından inşa edilmiş.

Nizami Caddesi

Azeri şair Nizami Ganjavi’nin adı ile anılıyor. Araç trafiğine kapalı yaklaşık 3,5 kilometrelik bir cadde. Cadde boyunca neredeyse tüm Türk ve uluslararası markalara rastlamanız mümkün.

Tam bir piyasa yeri yapmışlar burayı. Ayrıca ciddi bir sosyal yaşam merkezi olmuş. Büyük alışveriş merkezleri ve mağazalar, restoran ve kafeler, dinlenme parkları ile İçeri Şehir’ in dışarısında bir Avrupa caddesi yaratmışlar. Işıklandırma caddeyi geceleri de gündüz gibi yapıyor.

Bakü

Saffet Emre Tonguç.

Bakü Bulvarı

Bakü sahil şeridine paralel uzanan Bakü Bulvarı 1909 yılında açılmış. Üstelik geçtiğimiz yüzyılın başında Bakü’deki zengin petrol tacirleri yaşıyormuş burada. Bölge daha sonra Deniz Kenarı Milli Parkı olarak adlandırılarak koruma altına alınmış. Hazar kıyısında bulunan bu bulvar alanının büyüklüğüne göre Paris’te Seine Nehri kıyısındaki parktan sonra ikinci sırada. İlk sırayı almak için kordon kıyı boyunca uzatılıyor. Ayrıca hedefleri dünyanın en büyüğü olmakmış.

Alev Kuleleri

Yeni Bakü’de bir yanda cam kuleler ile dev gökdelenler var diğer yanda klasik ve modern mimari. Dünyanın en büyük otel zincirleri şehirde yerlerini almış bile. Ayrıca şehir merkezindeki Ateş Kuleleri Bakü’nün yeni simgesi artık.

190 metre yüksekliğindeki kompleks ofis, konut ve otel olarak kullanılan 3 kuleden oluşuyor.

En önemli özelliği, 10 bin LED ampul ile kaplanmış dış yüzeylerinde Azerbaycan bayrağından, dans eden alevlere dek türlü ışık oyunlarıyla Bakü akşamlarına muhteşem görüntü katması.

İstanbul – Bakü arası uçakla 2 saat 45 dakika sürüyor. Ayrıca, Ankara – Bakü arasındaki yolculuk süresi 2 saat.

Bununla birlikte İstanbul’dan Bakü’ye otobüs ile de gitmek mümkün. Otobüs yolculuğu yaklaşık 34 saat sürüyor.

Türkiye’den Azerbaycan’a ayrıca tren seferi bulunmuyor.

Okumaya devam et

Editör Seçimi

    Copyright © 2021