Sakın izlemeyin, canınız sıkılmasın!

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

James Bond – Ölmek İçin Zaman Yok ve The Last Duel – Son Düello’ya dair

Uzun bir süre ara verdiğimiz sinema yazılarına yeniden başlarken böylesine iddialı bir başlık atmayı hiç istemezdim aslında.

Evet, girişte araya sıkıştırdığım gibi uzun bir aradan sonra yeniden birlikteyiz. Yine sinema yazılarımla elbette ama bu kez belli bir formatta değil de daha serbest yazılar olacak bunlar.

Sadece filmler değil, belirli konu ya da konular da olabilecek yazımızın ana teması, belirli kişi ya da kişiler de. Tabi ki hepsi sinemadan, hepsi sinemanın içerisinden…

İzlemek için zaman çok…

İddialı başlıkla başladık, hızlı gidelim o zaman. Geçen yıl sona ererken bizleri bir nebze olsun yeniden sinemaya taşıyacak, sinema büyüsüne bizleri yeniden kaptıracak, bizleri koltuklarımıza çivileyecek 2 film vardı kuşkusuz gündemde.

No Time to Die (2021) (James Bond: Ölmek İçin Zaman Yok), bir diğeri The Last Duel (2021) – Son Düello idi. Biri klasik Bond serisiydi. Diğer tam bir tarih ve drama filmiydi.

James Bond’dan başlarsak… Yine birbirinden zorlu, entrika dolu macera, aklımızı zorlayan casusluk numaraları, yine aklımızı başımızdan alan yüksek teknoloji. (Erkek izleyici için, akılları baştan alan Bond kızı ya da kızları tabiki de…)

James Bond
Daniel Craig’in son kez James Bond olarak görüneceği No Time to Die (2021)(James Bond: Ölmek İçin Zaman Yok), kesinlikle serinin son dönemki kalitesinden çok uzakta.

Kamera arkasında Cary Joji Fukunaga ismini gördüğümde yaşadığım heyecan ve mutluluğu unutamam. 3 sezonluk True Detective serisinin muhteşem, tek kelimeyle başyapıt ilk sezonunun kamera arkasında da bu isim vardı. Tüm bölümlere imzasını atmıştı. Hayranlığımız bundandı.

“Efsanevi İngiliz ajanı James Bond artık aktif hizmetten ayrılmıştır ve Jamaika’da sakin bir hayatın tadını çıkarmaktadır.

Ancak CIA’deki eski arkadaşı Felix Leiter yardım istemek için geldiğinde bu kişisel cenneti kısa ömürlü olur.

Kaçırılan bir bilim adamını kurtarmayı içeren görev, ilk başta beklenenden çok daha tehlikeli bir planı ortaya çıkarır.

Bu görev Bond’u, tehlikeli, yeni bir teknolojiyle donanmış gizemli bir kötü adamın izine götürecektir…”

James Bond

James Bond filmleri…

CIA var, kaçırılan bilim adamı var, tehlikeli plan var ve yeni teknoloji ile donanmış kötü adamımız da var.

Tüm bunlar duyulur da bu filmi izlememek olur mu hiç? Olmaz… İzledik ve fakat… İzlemez olaydık… Kesinlikle ve kesinlikle tüm seriler içerisinde belki de en kötüsü. Dedim ya konu tamam, teknoloji destekli çekimler tamam, tam bir 2021’i geride bırakma filmi. Yönetmen ise 10 numara.

Fakat o da ne? 2.5 saat sürüyor. Tam 2 saat 43 dakika… 2 saati aşan filmleri pek sevmem ben. Yine böyle oldu. Tabi tek nedeni uzun saati değil filmden hoşlanmayışmızın.

2012 yılındaki Sykfall ne harika filmdi değil mi? 2015’in Spectre‘sini de sevmiştim ben. Ne de olsa usta Sam Mendes imzası vardı her ikisinde de… (Hani şu unutulmaz Amerikan Güzeli filminin yönetmeni)…

Ama Ölmek İçin Zaman Yok… Dedim ya olmamış… Daniel Craig, serideki son filminde sanki zorla oynuyor. 90 milyon dolarımı alır, işimi yaparım demiş demesine ama işini yapamamış gibi sanki!

Bırakın yazılan çizileni…

Özellikle Sam Mendes’in yönettiği son 2 Bond filminin etkisindeyseniz hala… Ve bu etkiyle bu son seriyi izlemeye koyulacaksanız, kesinlikle izlemeyin daha iyi olur, derim…

Ama onu bunu bilmez bir James Bond hayranı, bu serinin iflah olmaz bir tutkunu iseniz, bırakın yazılan çizileni, balıklama dalın filmin içerisine…

Yine Bond karşınızda, yine entrika, yine müthiş koşuşturma, kurnazlıklar, çakallıklar… yine iddialı söylemler, kötü adamlar, yine aksiyon, yine macera…

Bir de Rami Malek olayı var. Ne Skyfall’daki Javier Bardem, ne Spectre’deki Christopn Waltz‘ın bıraktığı ‘muhteşem kötü adam oyuncusu’ izini bırakamamış Rami Malek.

Oscarlı genç aktör için bence kötü bir tecrübe olmuş ‘Safin’ karakteri…

Son bir not, filmin en iyi, en güzel yanı kuşkusuz Léa Seydoux… Fransız aktris Madeleline Swann rolünde hakikaten kuğu gibi. Üstelik 36 yaşın olgunluğunda, üstelik Fransız!..

The Last Duel
Cennetin Krallığı, Robin Hood ve Gladyatör gibi tarihi konuları içeren muhteşem filmlere imza atan Ridley Scott, bu kez kendini fazlasıyla ve gereksiz bir şekilde zorlamış gibi…

Bir Ridley Scott çuvallaması!..

Gelelim The Last Duel’e(Son Düello).

“Norman (Normandiya’da yaşayan Frenk ve İskandinav kökenli halk) şövalyesi Jean de Carrouges ve Norman beyi Jacques le Gris eskiden çok yakın arkadaşlardır. Carrouges savaşa gider ve döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi değildir.

le Gris, Carrouges’in karısına tecavüz etmek suçundan yargılanıyordur. Ancak kimse Margerite’e inanmaz. Bunun üzerine asker, karara itiraz etmek üzere Fransa kralına kadar gider. Hakim açısından ise Le Gris avantajlı konumdadır.

Mahkemenin yeni kararına göre iki adam düello yapacak ve bu düellonun sonucunca biri ölecektir. Hayatta kalan kişi Tanrı’nın isteğini yerine getirmiş olacak ve eğer ki Le Gris hayatta kalırsa da aklanacaktır. Ayrıca eğer ki Carrouges kaybederse karısı ceza olarak bir kazığa bağlanarak yakılacaktır…”

Görüldüğü üzere tarihi bir yolculuk, nefes kesen öyküsüyle bizleri bekliyor olacaktı.

Üstelik efsane bir ismin, Ridley Scott’un yönetiminde… Cennetin Krallığı, Robin Hood ve Gladyatör ile tarihi konuları sinemaya aktarmadaki başarıları ortadayken…(Bana göre ustanın en iyi filmi Thelma ve Louise‘dir, o ayrı konu…)

Üstelik Adam Driver, Matt Damon ve Ben Afleck gibi 3 önemli kozuna rağmen, yine uzun saatli(2 saat 36 dakika) bir film, yine hayal kırıklığı!..

Akira Kurosawa’nın erken dönem başyapıtlarından biri olan 1950 yapımı Rashomon‘a öykülendiğini okuduğumuzda daha bir heyecanla izlediğimiz film bittiğinde yaşadığımız hayal kırıklığını bir düşünün.

3 farklı insanın gözünden anlatılıyor neredeyse yaşananlar filmde. Böylece sanki filmi 3 kez izliyormuş gibi oluyorsunuz, bu da müthiş sinirinizi bozuyor tabi. ‘Ne gerek vardı Ridley usta bizi bu kadar zorlamaya?’ diye sormadan edemiyorsunuz.

The Last Duel

Bir ‘izleyin unutun’ filmi olmuş açıkçası…

Bu filmin de tek güzel yanı, güzeller güzeli(Bu kez bir İngiliz), Jodie Comer olmuş kuşkusuz. Ki biz kendisini muhteşem dizi Killing Eve’deki Villanelle olarak tanıyoruz…(Kadınlara pozitif ayrımcılık hastalığım, ah!..)

“Nasıl ki Alexandre Dumas ‘ın ünlü eseri Monte Kristo Kontu kitabını okumayanlar Ezel dizisini efsane olarak tanımlıyorlarsa; buradaki olay da tam olarak budur” demiş izleyicilerden birisi film yorumlarına katkı yaparken…

Bu sözün üzerine daha fazla söz de düşmez, diyelim ve bitirelim yazımızı…

Muammer DİLBER

Sakın izlemeyin, canınız sıkılmasın!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

1 Yorum

  1. 22 Ocak 2022, 10:50

    Henüz izlemediğim iki filmin size göre önemli ve değerli incelemeleri olmuş açıkçası Bond serisinin bir takipçisi ve Ridley Scot’un sıkı bir hayranı olarak filmleri izleyip tespitlerinizi kendi beğenilerim açısından tekrar değerlendireceğim ama iki filmin başına oturmadan ön hazırlık olarak çok tatmin edici doyurucu ve lezzetli bir eleştiri yazısı okudum teşekkür ederim yüreğiniz ve kalbiniz dert görmesin 💕

    Cevapla
Giriş Yap

Kanaldaa ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!