Bizimle İletişime Geçin

Röportaj

Saffet Emre Tonguç : Rüzgarın aşk ettiği şehir

Saffet Emre Tonguç, Büyükşehir Belediyesi’nin dijital yayın organı ‘Samsun E-Dergi‘ye Azerbaycan’ın başkenti Bakü’yü yazdı.

Seyahat yazarı Saffet Emre Tonguç kaleminden Rüzgarın aşk ettiği, ışıkların raks ettiği şehir Bakü…

Samsun E-Dergi’ye özel  

Bakü’ye Azerice “Bakı” deniyor ve “Rüzgarlı Şehir” anlamına geliyor. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Azerbaycan; sınırları içinde bulunan petrol ve doğalgaz rezervleri sayesinde büyük bir gelişim yaşıyor. İşte Azerbaycan’ın başkenti Bakü…

Modern ve çok iddialı mimariyle yapılan binalar şehrin siluetini değiştiriyor. Bakü’nün merkezinde ve yakın çevresinde tarihi binalara uyum sağlamak amacıyla hemen hemen tüm binalar benzer üslupla ciddi bir restorasyon içinde.

En büyük, en uzun, en görkemli mantığı ile yapılan yerler Bakü’yü bir başka etkiliyor. Geceleri ayrı bir güzelliğe bürünen başkent Bakü’nün gerek tarihi taş binalarının gece aydınlatmalarına, gerekse de geniş bulvarların, parkların, gökdelenlerin ışıkla danslarına bayılacaksınız.

Bakü’yü üç ana bölüme ayırmak mümkün; İçeri Şehir (eski Bakü), Sovyetler Birliği zamanının Bakü’sü ve yeni şehir.

Bakü

İçeri şehir

Özellikle yerel halk tarafından “Köhne Şehir” olarak adlandırılan İçeri Şehir; Orta Doğu’nun en eski meskenlerinden biri. Ayrıca kazılar Paleolitik dönemden itibaren yerleşim yeri olarak kullanıldığını gösteriyor. Aralık 2000’de sınırları içinde yer alan Şirvanşahlar Sarayı ve Kız Kalesi ile birlikte UNESCO tarafından Dünya Mirasları arasına alınmış.

Kız kulesi

Kız Kulesi de deniyor Kız Kalesi de. Eski bir Zerdüşt Tapınağı olduğu düşünülen, çağlar boyunca deniz feneri, savunma kalesi ve rasathane olarak kullanılan Kız Kulesi; 12. yüzyılda inşa edilmiş. İçeri Şehir’in güneydoğu bölümündeki 1. katta duvar kalınlığı 5 metreyi bulan, 8 katlı kulenin her katı yоntma taşlarla yapılmış.

Bunun dışında; kalenin altından Şirvanşahlar Sarayı’na bir geçit olduğu söyleniyor.

Kulenin tarihi için çok ilginç bir ayrıntı var: Kız Kulesi’nin üstten görünümü Arapça’ da Allah’ın 94’üncü ismi “El Bâki” biçiminde. Bu da şehrin özgün adını hatırlatıyor.

Kız Kulesi’nin Hikâyesi…

Bir efsaneye göre o zamanlar Hazar Denizi’nin sularına kavuşacak kadar kardeşmiş kule ve sular. Kulede erkek kardeşi tarafından hapsedilen bir kız yaşarmış.

Ayrıca kutsak kız çok mutsuzmuş ve bu hapis hayatının azabına dayanamamış… Günün birinde kendini kaleden Hazar Denizi’nin şefkatli kollarına bırakmış.

Bu yüzden Kız Kulesi olmuş adı. Bir başka söylenti de hiçbir zaman düşmanlar tarafından ele geçirilemediği için bu adın verildiği.

Üçüncü bir görüşe göre de  önce adı ‘Göz Kalesi’ymiş, zamanla ve söylene söylene değişip ‘Kız Kulesi’ şeklini almış. Özellikle son yıllarda kale ve arkasındaki meydanda her yıl Nevruz Bayramı şenliklerinin yapılması gelenek olmuş.

Bakü

Kız Kalesi.

Devlet Bayrağı Meydanı

2010 yılında açılan Devlet Bayrağı Meydanı; Azerbaycan halkının birlik ve bütünlüğünü simgeleyen 162 metre yüksekliğindeki bayrağın bulunduğu meydan. Özellikle “En uzun bayrak” rekorunu kırarak Guinness Rekorlar Kitabı’na geçmiş. Bayrağın boyu 35 metre, eni 70 metre, toplam alanı 2450 metrekare, ağırlığı ise yaklaşık 350 kilogram.

Kristal Palas

Hazar Denizi’nin kıyısında yapılan Kristal Saray, muhteşem görkemiyle çok fonksiyonlu kapalı bir arena.

Kapasitesi 25 bin kişi. Kristal Saray’dan geceleri gökyüzüne doğru yükselen lazer ışınları olağanüstü bir görüntü oluşturuyor. Ayrıca yüzeyindeki ışıklandırma da koca yapıyı devasa bir kristale dönüştürüyor. Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması da Kristal Saray’da yapılmıştı.

Şehitlik

25 Mayıs-17 Kasım 1918’deki Kafkas Harekatı’nda Türk-Kafkas Ordusu 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girmiş, Azerbaycan, Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden kurtarmış. Bu savaşlarda şehit olmuş Azeri ve Türk askerlerinin defnedildiği bu yere Şehitler Hiyabanı adı verilmiş. 1130 Türk askerinin isimlerini 1999’da açılan anıtın üzerinde görebilirsiniz. Günümüzde hala protokol karşılamalarında kullanılıyor bu şehitlik. Buraya kolay ulaşılabilmesi için sahilde füniküler de inşa edilmiş. Şehitliğin yanına bir de cami yapılmış. Adı Şehitlik Camii. Azerbaycan topraklarını savunurken şehit olan Türk askerlerinin anısını yaşatmak için Türk Diyanet Vakfı tarafından inşa edilmiş.

Nizami Caddesi

Azeri şair Nizami Ganjavi’nin adı ile anılıyor. Araç trafiğine kapalı yaklaşık 3,5 kilometrelik bir cadde. Cadde boyunca neredeyse tüm Türk ve uluslararası markalara rastlamanız mümkün.

Tam bir piyasa yeri yapmışlar burayı. Ayrıca ciddi bir sosyal yaşam merkezi olmuş. Büyük alışveriş merkezleri ve mağazalar, restoran ve kafeler, dinlenme parkları ile İçeri Şehir’ in dışarısında bir Avrupa caddesi yaratmışlar. Işıklandırma caddeyi geceleri de gündüz gibi yapıyor.

Bakü

Saffet Emre Tonguç.

Bakü Bulvarı

Bakü sahil şeridine paralel uzanan Bakü Bulvarı 1909 yılında açılmış. Üstelik geçtiğimiz yüzyılın başında Bakü’deki zengin petrol tacirleri yaşıyormuş burada. Bölge daha sonra Deniz Kenarı Milli Parkı olarak adlandırılarak koruma altına alınmış. Hazar kıyısında bulunan bu bulvar alanının büyüklüğüne göre Paris’te Seine Nehri kıyısındaki parktan sonra ikinci sırada. İlk sırayı almak için kordon kıyı boyunca uzatılıyor. Ayrıca hedefleri dünyanın en büyüğü olmakmış.

Alev Kuleleri

Yeni Bakü’de bir yanda cam kuleler ile dev gökdelenler var diğer yanda klasik ve modern mimari. Dünyanın en büyük otel zincirleri şehirde yerlerini almış bile. Ayrıca şehir merkezindeki Ateş Kuleleri Bakü’nün yeni simgesi artık.

190 metre yüksekliğindeki kompleks ofis, konut ve otel olarak kullanılan 3 kuleden oluşuyor.

En önemli özelliği, 10 bin LED ampul ile kaplanmış dış yüzeylerinde Azerbaycan bayrağından, dans eden alevlere dek türlü ışık oyunlarıyla Bakü akşamlarına muhteşem görüntü katması.

İstanbul – Bakü arası uçakla 2 saat 45 dakika sürüyor. Ayrıca, Ankara – Bakü arasındaki yolculuk süresi 2 saat.

Bununla birlikte İstanbul’dan Bakü’ye otobüs ile de gitmek mümkün. Otobüs yolculuğu yaklaşık 34 saat sürüyor.

Türkiye’den Azerbaycan’a ayrıca tren seferi bulunmuyor.

Yorum Yap

Yorum Yap覺n

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Editör

Röportaj

Yakup Özden : Futbol oynamak, futbolcu olmak hayalimizdi

Ampute futbolu

Yakup Özden ile Ampute Futbolu üzerine sohbet ettik. Nasıl sakat kaldığından bugün geldiği noktaya kadar her konuya cevap verdi.

Yakup Özden kimdir ?

Samsun Bedensel Engelliler Spor Kulübü Başkanıyım. 1960 doğumluyum. Evli ve 3 çocuk babasıyım. Küçük yaşlarda geçirdiğim bir kaza sonucu sakat kaldım.

Yaşadığınız kaza nasıl oldu?

İlkokula gidiyordum. Okuldan çıkıp eve geldim. Üstümü değiştirip top oynamak için dışarıya çıktım. Eksiden Piazza’ya giden yol üzerinde mezbahane vardı.

Onun yanında da at yarışlarının deve güreşlerinin yapıldığı bir alan vardı. Oraya da TIR’larla at getirmişlerdi. Biz de sahaya top oynamaya gitmeden önce onları izliyorduk.

O sırada Çarşamba tarafından gelen tren düdüğünü öttürünce atlar ürktü. Ben de korkup ters tarafa doğru kaçtım. Karşı taraftan gelen kamyonun altında kaldım. Sonra ayağımız kesildi.

Ampute futbolu

Kazadan sonra hayata bakışınız değişti mi?

7 yaşına kadar sokakta koşuyorsun, okula gidiyorsun. Arkadaşlarında top oynuyorsun. O yaştan sonra sakat kalıyorsun. Bir yıl evden dışarı çıkmadım.

Sonra arkadaşlarımın eve gelip gitmesi ile yavaş yavaş dışarıya çıkmaya başladım. Tekrar tek bacağımda arkadaşlarımla birlikte futbol oynamaya başladım. Belki de amatör liglerde tek bacağı ile futbol oynayan tek kişi Yakup Özden olarak benimdir.

Futbol oynamak, futbolcu olmak, antrenörlük yapmak, kulüp başkanı olmak hayalimizdi. Basamak basamak hepsini yaparak bugünlere kadar geldik.

Yakup Özden ampute futbolunun doğuşunu anlattı.

Samsun’da Ampute Futbol Takımı ne zaman kuruldu?

Samsun’da ilk ben kurmuştum. Tabi o zaaman Ampute değil ‘Koşar Futbol’ deniyordu. Parmağı olmayan, eli olmayan, ayağı olmayan bir spordu.

Bizim sayemizde basının aracılığıyla ‘Koşar Futbol’ tüm Türkiye’ye yayıldı. Sonra dünyada bir Ampute futbolu diye bir şey ortaya çıktı. Bir gün beni GATA’dan aradılar ve Ankara’ya davet ettiler. Ben de GATA’ya gittim. Gazilerimiz var. Onların spora teşvik etmek için…

Yakup Özden : Spor sayesinde insanlar hayata bağlandı

Bana Ampute futbol var, siz de Koşar Futbol diyorsunuz. Bu ikisini harmanlayabilir miyiz? Tamam dedik ve şöyle oldu. Dedi ki; kolu olmayanlar kaleci olsun, ayağı olmayanlar futbolcu olsun. Türkiye’de bu şekilde Ampute futbolunu kurduk. Türtiye’de Ampute futbolu kuran kişiyim. Gururluyum.

Daha önce evlerinde çıkamayan engelli arkadaşlarımız, kardeşlerimiz bu spor sayesinde hayata tutundu. Kendileriyle barıştı. Hayata bağlandılar. İş sahibi oldular, aile sahibi oldular.

Ampute futbolu

Kaç sporcunuz var ?

250 sporcumuz var. Samsun’da ilçelerimizle birlikte 150 bin engelli vatandaşımız var. İnsanlarımızı spor yapmaya çağırıyoruz. Sadece futbola değil, tüm branşlara. Tabi çogu gelmek istemiyor.

Samsun’da Ampute Futbol Takımı’nın durumu nasıl?

5 yıl öncesine kadar Türkiye’de bir numaraydık. Ancak kulüplere yardım yapılmıyor. Sporcularımız da büyük takımlara transfer oluyor. Elimizdeki oyuncuları tutamıyoruz. Böyle olunca da Samsun olarak pek iyi durumda değiliz.

Ampute Milli Takım hatıralarınızdan bahseder misiniz?

Yine Ankara’da toplandık ve milli takım için ne yapabiliriz diye konuştuk. Türkiye’deki tüm engelli sporcuları Antalya’ya davet ettik. 40-50 kişi geldi. Antalya’da 2 ay kamp yaptık. Seçmeler yapıldı ve sayıyı 22 kişiye indirdik. Milli takım kuruluşu böyle başladı. İlk defa kurulan milli takım, dünya üçüncüsü oldu.

İyi ki sporcu olmuşum dediğin an oldu mu?

İyi ki sporcu olmuşum, iyi ki engelli olmuşum. Engelli olmasam kim bilir ne olacaktım.

Engelli sporcular destek görüyor mu?

Yeterli desteği gördüğümüzü söyleyemeyeceğim. Bakın Samsun spor kenti diyoruz. Ama Samsun’da engelli spor kulüpleri kapandı. Maddiyatsızlıktan faaliyetlerini durdurdu. Destek olsa daha çok engelli kardeşimize dokunabiliriz.

Okumaya devam et

Röportaj

Lütfi Pirinç : Adana Kebap kırmızı çizgim

Lütfi Pirinç

Lütfi Pirinç, ‘Kanaldaa’ Youtube kanalı ‘Anlat İşini’ programına konuştu. Adana Kebap yapmanın püf noktası nedir? Neye dikkat etmek gerekir? Bu işe nasıl başladı?

Lütfi Pirinç, “Önce işime sonra eşime aşığım” diyerek meslekteki 40 yılını anlattı…

Sizi tanıyabilir miyiz?

1971 Şanlıurfa Siverek’te doğdum. Adana’da büyüdüm.

Sizin hikayeniz nerede ve nasıl başladı ?

Küçüklüğümde, 1980’li yılların başlarında çok hayta bir çocuktum. Ele avuca gelmeyen , rahat durmayan, düz duvara durmayan bir çocuktum. Buna istinaden rahmetli amcam, babam ve dayımla konuşmuş. ‘Bunu durdurabilmek için ne yapalım’ diye. O zaman işte beni lokantacılar odası başkanı ve dönemin en iyi ustalarından Nuri Usta’nın yanına verdiler beni. Orada iş başı yaparak kebapçılık serüvenimiz başladı.

Adana Kebap

Lütfi Pirinç, ekip ruhunun önemine de değindi.

Kebapçılık serüveniniz kaç yaşında başladı?

14 Şubat 1983’te. Hiç unutmam o tarihi. Aşkla sevgiyle başladık. Neredeyse 40’ncı yıla gireceğiz.

Her sabah kalktığımda aynı heyecanla işe başlıyorum. Bir müddet komilik yaptım.

Sonra ‘komilik bana göre değil’ diyerek bulaşık yıkamaya geçtim. Bir kaç gün bulaşık yıkadıktan sonra o zaman mezeci ustamı da takip ediyordum.

Bıçağı nasıl kullanıyor, domatesi soğanı nasıl doğruyor takip ediyordum. Bunları bir film sahnesi gibi gözümün önüne getire getire akşamları evde tatbik ediyordum.

Bir gün aldığım yevmiye ile gittim kasaba. 100 gram kıyma aldım. Bir tane de şiş aldım. Adana saplamayı öğreneceğim. Sabaha kadar uyumadan onu öğrendim.

Her zaman söylüyorum; bu işim olmasaydı ben bugün olmazdım. Lütfi usta olmazdım.

Adana Kebap

İlk kebabınızı ne zaman yaptınız ?

1985 yılının ortalarıydı. Onu da aileme yedirdim.

Kebap üretiminin bir reçetesi var mı?

Günümüzde herkes bir reçete çıkarabilir. Ancak bunun en önemli reçetesi anlamak, anlamak, anlamak…

X bir kişi geldi, ‘bana tarif et’ dedi. Tarif edersiniz o da sizi çok iyi anladı. Lakin tatbike geldiğinde bunu yapamayacaktır.

Çünkü Adana yapmanın, et işlemenin özelliği şudur; Güzel bir tezgah, bıçak, zırh, satırı olmalı.

Zırh dediğimiz el kıyması dediğimiz alet mutlaka olmalı. Bu olmadığında makineden çektiğiniz kıyma ile yaptığınızda bildiğiniz köfte yersiniz.

Şiş köfte olur. Reçete olarak baktığınızda, 20 gram tuz, 10 gram biber gibi bunları söyleyebiliriz. Ama önemli olan eti işlemek.

Adana Kebap

Lütfi usta, Adana kebap için eti iyi işlemek gerektiğini anlattı.

Eti kasaba giderek kendim alırım…

Bu detay isteyen bir şey, Belki bana deli diyecekler ama olsun desinler. Ben zaman zaman etle konuşurum. Ciddiyim. Etleri kasaba gidip kendim alıyorum. Eti işliyorum. Etlerin besisi ile alakalı; yağlı olur yağsız olur…

Bunu dengelemek lazım. Bilimsel olarak gramaj olarak söyleyebilirsiniz. Tatbik olarak kötü bir sonuçla karşı karşıya gelebilirsiniz. Önce o eti anlamak gerekir. Aldığınız etin yağ oranını besi oranını bilmeniz gerekiyor.

Bunları bilmediğiniz, anlamadığınız zaman ne olabilir; Adana kebap üzerinden konuşarak, dökülebilir, lezzetli olmayabilir, yağlı olabilir.

Bu ayar çok önemli. Bir de etin arasındaki sinirleri almak gerekiyor. Almazsanız, kebap parçalanır, sert düşebilir artı aradığınız lezzeti alamazsınız.

Adana Kebap

Favori kebabınız hangisi ?

Bütün kebaplar favoridir. Ancak benim favorim Adana. Benim ona farklı bir bakış açım var. Aşkla bakıyorum ben ona.

Buna inanmayacaksınız belki ama Adana kebaba bakınca benim içimde kabarma başlıyor. Adana benim için kutsaldır.

Kırmızı çizgimdir. Ben işime aşık ir adamım. Önce işime sonra eşime aşığım. Neden? İşim olmasaydı eşimle evlenemezdim.

4 çocuğum olmazdı. Evim, arabam olmazdı. Yaptığınız iş ne olursa olsun severek ve aşkla yapmalısınız.

Okumaya devam et

Röportaj

Dursun Ali Erzincanlı : Şair olarak o beni seçti

Dursun Ali Erzincanlı

Dursun Ali Erzincanlı, “Ben konu olarak Ömer Halisdemir’i seçmedim. O, şair olarak beni seçmiş” dedi.

Dursun Ali Erzincanlı, Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin interaktif dergisi ‘Samsun E-Dergi’ye konuştu.

Bazen şair bazen oyuncu bazen ise program sunucusu olarak ekranlarda tanınan Dursun Ali Erzincanlı ’nın Erzurum’dan İstanbul’a yaşam serüveni nasıl başladı?

Çocukluğumdan beri İstanbul’a hayrandım. Belki izlediğimiz filmlerin merkezinde İstanbul’un olması bu hayranlığa tesir etti, belki de okuduğumuz kitapların içinde İstanbul temalı tasvirlerin cezbetmesi etkili oldu, bilemiyorum.

Ama kendimi bildim bileli İstanbul hayallerimi süsledi. Çocukluğumu geçirdiğim evin oturma odasında duvara asılı olan İstanbul fotoğrafına dalıp gitmişliğim çok olmuştur.

Liseyi bitirdikten sonra Üniversite tercihimin ilk beş sırasını İstanbul’daki üniversiteler teşkil etti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilgi-Belge Yönetimi Bölümü’nü kazanınca 1992 yılı itibariyle hayallerim gerçek oldu.

Dursun Ali Erzincanlı

Dursun Ali Erzincanlı, samimi açıklamalarda bulundu.

Bazen şiir kendini yazdırır

Hayat yolculuğunuzda belki de en çok şairlik yönünüz ağır bastı.  Hem yazıp hem de okuduğunuz şiirlerinizle çok farklı bir pencereden bakmayı sağladınız. Gönül penceresinin ardında gizli olan şiir, size göre ne demek?

Şiir, birçok insanın hissettiği ama kelimelere dökemediği duyguların harflerle vücut bulmuş hali gibi… Yahut denizde de bir hayat var biliyorum fakat nasıl bir hayat? diye merak eden insanlardan birinin denizin dibinden dalıp inci, mercan çıkarması gibi…

İstediğiniz an şiir yazabiliyor musunuz? Bunun altında yatan bir ilham var mı?

Bazen şiir kendini yazdırır, bazen de şair yazmak için eline kâğıdı, kalemi alır. İlham, bir şiiri baştan sona yazdırmaz.

Fakat bir kelime gelir aklınıza, bir benzetme çok hoşunuza gider ve sırf o kelimeyi, o benzetmeyi kullanmak için şiire koşarsınız.

Şiirle meşgul olduğum zamanlarda görüyorum ki,  eğer şair bir konu başlığıyla şiirini yazacaksa, sanki kitap yazar gibi çalışması gerekiyor.

O konu hakkında bilgi edineceği kitapları okuyor, bilgileri bir araya getiriyor sonra bir kurgu hazırlayarak şiirini yazıyor.

Dursun Ali Erzincanlı : Ortaokulda başladım

Sesinizde yüreklere dokunan bir tını var. Şiire ve şiir okumaya olan merakınız ne zaman başladı ve ilk şiirinizi kime okudunuz?

İlkokulda hem Türkçemiz gelişsin hem de okumamız güçlü olsun diye öğretmenimiz metin okuturdu. Sıranın bana gelmesini heyecanla beklerdim.

Kendimi duyacak şekilde metin okumak çok hoşuma giderdi. Ortaokul ve lisede okul müsamerelerinde metin veya şiir okunacaksa bana okuturdu öğretmenlerim. Beni daha sonra şiir yarışmalarına gönderdiler.

Şiir yazmamda ortaokul döneminde başlamıştı.

İlk şiirimi aileme okumuştum. Yazdığım şiirleri okumamdan en çok edebiyat öğretmenim muzdarip olmuştu. Her yazdığımı ona gösteriyordum.

Bir gün şiir yazmayı çok seven ama şiir yazacak kadar edebi bilgisi olmayan padişahın iki de bir şiirlerini okuduğu vezirin verdiği cevabı söyledi bize:

“Padişahım, redif yok, ölçü yok, vezin yok, kafiye yok ama şiir çok güzel.” Ben de o günden sonra bunların ne olduğunu araştırmaya başladım.

Dursun Ali Erzincanlı

Biz sizi “peygamber şairi” olarak biliyoruz. Böyle tanınmanızdaki en büyük etken nedir?

Peygamber şairi çok büyük bir makam. Allah Teâla o şairlerin sevgisiyle yaşatsın beni. Şiirlerimin konusu Peygamber Efendimizin hayatı olduğu için, dinleyenler de hüsnüzan besleyip böyle dua ediyorlar.

Peygamberi ve asrısaadet dönemini anlatırken sanki o dönemi yaşıyorsunuz ve yaşatıyorsunuz. O an siz neler hissediyorsunuz?

Şiirlerimi yazarken aslında aklımda olan sadece şiiri okuyacağım an. Ben okumak için şiir yazıyorum.

Öyle yazmalı, bahsettiğim konuyu öyle sunmalıyım ki dinleyenler sanki o olay şu anda olmuş veya oluyor diye bir hisse kapılmalılar.

Sonra gördüm ki gerçekten de bu metod konunun anlaşılması ve en önemlisi de şiirin dinlenilir olması için çok gerekli bir metod.

Üretmek için zamana ihtiyacımız var

Arkanızda her kesimden çok önemli bir hayran kitlesi var. Toplumun size olan ilgisi ve sevgisi üretkenliğinize yansıyor mu?

Dinleyicilerimiz elbette bizi daha güzelini ortaya çıkarmamız için teşvik ediyor.

Eserlerimizi sunduğumuz programların sayısı arttıkça üretkenlik de azalma eğilimi gösteriyor.

Üretmek için zamana ihtiyacımız var. Yine de hamdolsun 21 yılda 10 albüm yapmayı ve dinleyicilerimize sunmayı bize lütfetti.

Sizi ekranlarda ilk Veysel Karani’yi canlandırmanızla tanıdık. Veysel Karani filminde Veysel’i oynarken neler hissettiniz? Duygularınızı paylaşır mısınız?

Benim oyunculuk eğitimim yok her ne kadar İstanbul’a geldiğim ilk yıllarda yönetmen Mesut Uçakan’ın yanında çalıştıysam da, daha çok prodüksiyon tarafındaydım.

Yönetmen Nazif Tunç Bey beni aradığında kendisine oyunculuk eğitimimin olmadığını söylemiştim. O da bana:  “Sizden oyunculuk istemiyorum, olduğunuz gibi davranın.”

Tabi bu yaklaşım beni rahatlattı. Sonra filme başladığımız zaman yavaş yavaş sanki Veysel Karani’ymişim gibi hissetmeye başladım.

Seçici davranıyorum…

Sizi farklı projelerde görebilecek miyiz?  Bu rolleri siz mi seçiyorsunuz yoksa yapımcı ve yönetmenler size mi yakıştırıyor?

Aslında kamera önüne geçince onun da çok farklı bir tadı olduğunu anlıyor insan.

Zor ama zevkli bir meslek. Benim asli olarak yapmak istediğim şiirle Efendimizi (S.A.V) anmak ve anlatmak olduğu için dünyanın projelerine pek kafa yormuyorum.

Fakat Diriliş dizisindeki rolümden sonra bende de böyle bir beklenti hâsıl oldu. Kalıcı eserler bırakıyor insan ardında.

Yine de Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in hayatını konu alan roller olmalı diye seçici davranıyorum.

Sesinizin ve kalbinizin naifliği ile bütün gönüllerde taht kurdunuz. Yaklaşık 15 yıl süren radyo programcılığı serüveninize tekrar geri dönmeyi ister miydiniz?

Özel radyoların yayın hayatına başladığı o ilk yıllar, radyo programcılığı için mükemmel yıllardı.

Radyolar hem kendilerini geliştiriyor, hem de bizi yetiştiriyorlardı. O günkü yaşımızın verdiği enerji ve radyonun cazibesi yıllar geçtikçe azalmaya başladı.

Belki de bu şiir albümleri ve programları yeni cazibe merkezi olduğu için böyle düşünüyorum ama o yıllara tekrar gitmeden o günkü heyecanı bugün alacağımı sanmıyorum.

Ömer Halisdemir beni seçti

Demokrasi kahramanı Şehit Ömer Halisdemir’i anlattığınız “Otuz Kuş” şiirini yazarken çok ağladığınızı belirtmiştiniz. Bu şiir nasıl bir maneviyatla yazıldı?

İşte şiirin, şairi oturtup kendisini yazdırdığı en güzel örnek 15 Temmuz kahramanı Şehit Ömer Halisdemir’dir. Darbe teşebbüsü olmuş, insanlar ölmüş, yaralanmış, bir millet büyük bir travma yaşamış.

O ilk günlerde yaptığımız tek şey saatlerce televizyonun karşısında oturup, bazen hiç kımıldamadan olanları anlamaya çalışmaktı. Akşamları nöbet yerlerinde toplumsal bir terapiye katılıyoruz.

Beni sağlıklı düşünüp, bir plan dâhilinde şiir yazmam o gün için çok çok zor bir meseleydi. Haberlerde şehidimizin adı, hikâyesi geçiyor, daha doğrusu yazdığı destan anlatılıyor.

Herkes gibi beni de çok etkileyen bir fedakârlıkla, bile bile ölüme yürüyüşü aklımı ve kalbimi daima meşgul ediyor.

Henüz 15 gün olmuştu. Demek ki taşmaya kadar geldi ki ben bir şiir yazmaya karar verdim. Yazarken dikkatimi çeken şey şu oldu:

Yazdıklarım birkaç saat içinde haberleri izlerken, yolculuk yaparken, aklıma gelip kalbime inen cümlelerdi bunlar. Sonra anladım ki içimde yazılan cümleleri ben sadece kâğıda döküyorum.

Müziği ve klibiyle 15 günde tamamlanıp nöbetlere yetişti şiir. Bu konu açılınca şu cümle geliyor kalbime;

“Ben konu olarak Ömer Halisdemir’i seçmedim. O, şair olarak beni seçmiş.”

Ahir zamanın da ahirindeyiz

Toplumumuz şu an pandemi, orman yangınları, seller zaman zaman birçok musibetle karşı karşıya kalıyor.  Bu olaylara nasıl bakmalı ve nasıl değerlendirmeliyiz?

Bizler inanan insanlarız. Dünyanın da bir insan gibi yaşlılık dönemini yaşadığını hepimiz görüyoruz.

Ahir zamanın da ahirindeyiz. İnsanların kendi elleriyle yaptıklarının neticesini yine hem onlar, hem de onların çocukları görüyor ve görmeye de devam edecek.

Başka gezegenler var mı, oralarda su ve hayat var mı diye yapılan araştırmalara harcanan ekonomik güç şu dünyamıza harcansaydı ve insanlar olarak dünyayı evimiz olarak kabul etseydik herhalde bugün farklı bir dünyada yaşıyor olurduk.

Son olarak sevenlerinize söylemek istediğiniz naçizane birkaç kelamınız var mı?

Tüm kardeşlerime şunu söylemek isterim: hiçbirimiz bu dünyaya isteyerek ve bir bedel ödeyerek gelmedik.

İnsan olarak yaratılmamız hususunda bize bir şey sorulmadı. Mademki bizi yoktan var eden bir yaratıcı var ve bizi bu dünyada yaşatıyor.

O halde onun bizden istediklerini yapmak suretiyle ebedi bir hayatı, bedelini ödeyerek kazanabiliriz.

Dünya O’nun, biz O’nunuz… Bir misafir gibi yaşayıp, ev sahibini razı ederek buradan ayrılmamın yollarına bakalım.

Okumaya devam et

Editör Seçimi

    Copyright © 2021