Bizimle İletişime Geçin

Röportaj

Hülya Koçyiğit ; dört yapraklı yoncadan biri

Hülya Koçyiğit, Büyükşehir Belediyesi yayın organı Samsun E-Dergi‘ye özel açıklamalarda bulundu.

Hülya Koçyiğit, Yeşilçam’dan bugüne, damadı Engin Altan Düzyatan’ın oyunculuk performansından yeni nesil oyunculara kadar bir çok konuya değindi.

Türk sinemasının unutulmaz oyuncularından; Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik’ten oluşan ‘Dört Yapraklı Yonca’dan birisi olmak nasıl bir duygu? Hülya Koçyiğit’in Türk halkı tarafından bu kadar çok sevilmesi ve benimsenmesinin sırrı sizce nedir?

Çok güzel bir duygu… Çünkü bu saydığınız değerli isimler Türk sinemasını Türk halkına sevdiren, benimseten ve hala bugün de izlenmeye devam eden sinemamızın divaları.

Türk halkı kendi değerlerine saygı duyan, gerek yaptığı işlerle gerek özel hayatıyla seyircisine her zaman saygılı olmuş bu kadınları çok sevdi. Değer verdi. Önemsedi. Takip etti. Birer rol model olarak kabul etti. Dolayısıyla başta da söylediğim gibi güzel bir duygu.

Alkış sesi beni büyüledi

Oyunculuğa başladığınız yılları zaman zaman düşündüğünüz oluyor mu? İlk defa kamera karşısına geçtiğinizde neler hissetmiştiniz?

Kamera karşısına değil ama tiyatro sahnesine hazırlanmaktaydım zaten. Seyircinin alkışını hayatımda ilk kez 5 yaşımdayken yaşamıştım. Ondan sonra o alkış sesi beni büyüledi.

Ankara Devlet Konservatuarı’nda tiyatro oyuncusu olmak için okudum ve sinemadan üstelik Türk sinemasının en önemli yönetmeninden teklif alınca da severek kabul ettim.

Tabii ki sahne ve sinema teknik olarak birbirinden çok farklı olduğu için bir kameranın önünde olmak, ışıkların altında olmak ve objektifleri daha henüz tanımıyor olmak oldukça heyecanlandırmıştı beni. Hareketlerim sanki sahnedeyim gibiydi. Büyük büyük ifadeler, vücut dili kullanıyordum.

Değerli yönetmenimin sık sık ikazları oluyordu. Bizim burada objektifte bu kadar görüntün var. O nedenle biraz daha küçük hareket et filan diye. Bir yandan heyecan bir yandan işimi öğrenme hevesi ve azmi ile yönetmenimin öğretileriyle kısa zamanda heyecanımı yendim.

Hülya Koçyiğit

Hülya Koçyiğit, Samsun Büyükşehir Belediyesi yayın organına özel acıklamalarda bulundu.

Başarı emek ve sabır işi

Filmleriniz hala büyük bir ilgiyle izleniyor. Bu kadar başarılı olacağınızı, tüm Türkiye’nin sevgisini ve takdirini kazanacağınızı tahmin ediyor muydunuz?

Tahminin ötesinde arzuluyordum. Sevilmek, beğenilmek, izlenmek, takip edilmek, talep edilmek gerçekten benim de istediğim bir şeydi. Başarı; emek, sabır, işe saygı, iş arkadaşlarına saygı, mesleğe saygı ve en iyisini yapmak arzusu, çabası… Bunun için doğru seçimler yaparak başarıya ulaşacağıma inanıyordum.

Uluslararası ödül alan ilk Türk filmi, sizin de oynadığınız ilk film olan ‘Susuz Yaz’ 1963’de Berlin Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülü olan Altın Ay’ı kazanmıştı. O dönemde neler yaşadınız ve ne hissettiniz?

16 yaşındaydım. Gelen ödülün ne kadar değerli olduğunu ve uluslararası sinemamız olduğunu, bunun ne demek olduğunu fark edemeyecek kadar gençtim. Ama bana bunun benim için büyük bir sorumluluk olduğunu, bundan sonra seçimlerimin çok daha özenli olması gerektiğini hatırlatan bir annem vardı.

Yeşilçam döneminde unutamadığınız bir anınız var mı?

Anılar o kadar çok ki; acı anılar, tatlı anılar, korkutucu anılar, mutlu edici anılar… Hani hep derler ya ‘Show must go on’ yani ne olursa olsun o şov temsil edilecektir.

En büyük acıyı yaşasanız dahi o sahneye çıkacaksınız. Benimde başıma buna benzer bir şey geldi. Babamın ölüm haberi geldiği halde bana bunu hissettirmeden o günkü çekimlerin tamamlanması için çalışmaya devam ettirdiler.

Sonradan garip bir burukluk yarattı benim içimde. Belki de babamı son bir defa görme imkânım olacaktı. Şu anda aklıma bu geldi. O kadar çok anı var ki.

Bunu inkar edemem

O dönemin filmlerindeki seslendirmeleri, dublajları nasıl buluyordunuz? Size seslendirme yapılması sizin isteğiniz doğrultusunda mıydı?

Seslendirme yapan sanatçıların filmlere, aktörlere ya da aktrislere çok yararlı olduğu, çok faydalı olduğu bir gerçek. Çünkü birçok sinemada yer alan oyuncu ne diksiyon ne fonetik ne ses terbiyesi eğitimi görmemiş kişilerdi.

Belki sadece fizikleri nedeniyle seçiliyorlardı. İyi resim verdikleri için, karizmatik görüntüleri olduğu için. O yüzden seslendirme sanatçılarının bir dönem çok önemli katkıları olmuştur. Bunu inkâr edemem. Ancak ben bunun eğitimini almış bir kişi olarak elbet kendimi seslendirmek çok istedim.

İlk seneler bunun için çok mücadele ettim, istedim, talep ettim. Peş peşe film çekimleri nedeniyle zaman ayıramadılar. Ama en sonunda mücadelemde muvaffak oldum.

Epey bir zaman oldu. Ama yine de kendim konuşma imkânı buldum. Ne kadar sesle ilgili, konuşmayla ilgili becerisi ya da eğitimi olmasa da kişinin kendi sesi görüntüsüyle beraber çok daha gerçekçi, daha inandırıcı, daha doğal olduğu bir gerçek.

Hülya Koçyiğit

Hülya Koçyiğit : O kişinin ruhuna girmekle alakalı

Oynadığınız filmlerin birçoğunda sizi içten bir şekilde ağladığınız sahnelerle hatırlıyoruz. Role girmek için uyguladığınız bir yöntem var mıydı?

Elbette. Bunun başında empati geliyor. Yaptığım işin en belirgin özelliklerinden biri o karakterle aynı duyguya geçebilmek, o olmak, onun yerine koyabilmek kendimi. O olunca, o insanın duyguları ifadenize yansıyor.

O insanın yaşamı karşılayış biçimi ifadenize yansıyor ve içinde bulunduğu dramatik durum sizi de perişan ediyor ve siz de gözyaşlarına boğuluyorsunuz.

Eğer suni tekniklerle gözüm yaşarsaydı önce ben inanmazdım. Ben inanmadığım içinde seyirciye de geçmezdi o duygu. O nedenle dediğim gibi tamamen o kişinin ruhuna girmekle alakalı.

Gülşah bize şans getirdi

Kızınız Gülşah Alkoçlar, küçük yaşta “İbo ile Güllüşah” ve sizinle birlikte “Gülşah”, “Gülşah Küçük Anne”, “Gülçiçek (Kader)”  gibi filmlerde rol aldı. Kızınızın sinema ile tanışması nasıl oldu? Onunla aynı filmde oynadığınız zamanlarda neler hissetmiştiniz ve yaşamıştınız?

Gülşah 5 yaşındayken Gülşah Film adında bir film şirketi kurduk. Bize şans getirmesi, uğur getirmesi için kızımızla bir film yapmak istedik.

Çünkü o kadar çok talep vardı ki çocuk filmlerine. Geçmişte Ayşecik vardı, Parla Şenol vardı. Çocuk filmleri eksikti. Bu taleplere cevap vermek adına da kızımızın bizimle bir film yapmasını istedik.

Çok küçüktü. Önce memnuniyetle kabul etti. Sonra çekim sırasında oldukça sıkıntı çekti. Çünkü o bir çocuk. Onu disipline sokmak o kadar kolay değil. Hakkımızda yok zaten ondan bunu beklemeye.

Ama her şeye rağmen çok uyumluydu. Yaptığı işin farkındaydı. Neden yaptığının farkındaydı. Dolayısıyla bizim için çok problem olmadı. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki yapmışız diye memnuniyetle izliyorum.

Onunla aynı filmde, aynı karenin içinde olmak… Onu sette kendi kızım olarak görmüyordum. Orada o rolü canlandıran bir çocuk olarak görüyordum. Sette bir rol arkadaşı gibi davranıyordum. Tabii ki evde daha farklı…

Hülya Koçyiğit

Sinema benim yaşam biçimim

Türk sinemasında neredeyse sayamayacağımız kadar çok filmde başarılı bir şekilde yer aldınız. Sinema sizin için ne ifade ediyor?

Sinema benim yaşam biçimim, yaşam enerjim. Yaşam dendiği zaman anladığım şey. Mesleğim. Oyunculuk yaşamak ve yaşatmak… Bir olayı, bir hikâyeyi en dürüst, en doğal şekliyle seyirciye hissettirebilmek…

Ben mesleğimi hakikaten çok fazla severek, çok değer vererek yaptım. Çünkü insana çok saygı duyuyorum. İnsana çok değer veriyorum ve yaptığım işle çok iyi biliyorum ki onun hayatında, dünyasında, düşüncelerinde, ruhunda mutlaka o hikâyenin etkisi var.

Bu hikâyeyi canlandıracak olan kişi de benim. Benimle kurduğu iletişim belki de onun hayatını etkileyecek. O nedenle çok ciddiye aldım mesleğimi. Kendimi bildim bileli mesleğin içinde olduğum için sinema benim için bir yaşam biçimi diyebilirim.

Abla karakterlerinden keyif aldım

Canlandırdığınız karakterler içerisinde sizi en yakın olanı ve oynamaktan en keyif aldığınız karakter hangisiydi?

Abla karakterleri canlandırmak keyif aldığım rollerdi. Ama yine çok genç olduğum yıllarda bir milli kahraman olan Aliye öğretmeni canlandırmıştım. “Vurun Kahpeye”, Halide Edip Adıvar’ın romanıydı.

Sinemaya oradan adapte edilmişti. O rolü o kadar çok içten hissetmiştim ki. Hem öğretmen olmak hem milli mücadelede vatanı için fedakârlıklarda bulunan bir genç bir kadını canlandırmak gerçekten unutamadığım rollerimden biridir. Çok severek canlandırdığım bir roldü.

Günümüz Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz Türk sineması düne nazaran çok daha profesyonel, çok daha teknolojiden yararlanabilen, çok daha sponsor desteğini yanına alabilen, dünyaya açılma çabası, gayreti ve girişimi içinde olan her geçen günde giderek daha da iyi olan bir sinema.

Ben genç sinemacıların gayretlerini takdir ediyorum ve Türk sinemasının gerçekten hak ettiği yeri aldığına, alacağına inanıyorum.

Türk sinemasında kendi döneminizden hangi aktörleri beğenirdiniz?

Ayırım yapabileceğimi zannetmiyorum. Çünkü onlar benim iş arkadaşlarım, meslektaşlarım. Ayrıca her biri birbirinden değerli. O nedenle izin verirseniz isim vermeyeyim hepsi diyeyim.

Ama bir tek belki Erol Taş’ı ayırabilirim içlerinden. Çünkü Erol ağabey dediğim gerçekten mert, yürekli, çocuk kadar saf, dürüst ve bana her zaman kol kanat germiş bir kişiydi.

Herkes onu rollerinin etkisiyle kötü adam olarak tanırdı. Ben tam tersine onu en güvenilecek insan olarak düşünürdüm. Sadece sembolik olarak onu söylemek isterim.

Günümüzde kendinize benzettiğiniz bir oyuncu var mı?

Kimse kimseye benzemez. Kimse kimsenin yerini tutamaz. Ve de mukayese yapılamaz aslında. Çünkü herkes bir değer.

Dolayısıyla benim kendime benzettiğim bir oyuncu diye bir konu söz konusu değil. Tabii ki seyirciler bu benzetmeleri, benzeşmeleri yapıyorlardır belki ama benim bu konuda söyleyebileceğim bir şey yok.

Sizin gibi oyuncu olan damadınız Engin Altan Düzyatan’ı nasıl buluyorsunuz?

Mükemmel. Dört dörtlük bir oyuncu… Çok güçlü bir oyunculuğu var. Muhteşem güzel bir sesi var. İnsanı çok etkileyen…

Aktörlüğü için söylenecek çok fazla şey yok. Çünkü kendisini ispat etmiş bir aktör. Ancak insan olarak da öylesine güzel, öylesine insan duygularını taşıyan bir insan ki…

Ailemize çok güzel adapte oldu. Çok iyi bir baba oldu. İyi bir eş oldu. Sevgi dolu bir insan… O nedenle onu çok seviyorum.

Güzel bir ömür geçti

Bir döneme damgasını vurmuş Fenerbahçeli futbolcu Selim Soydan ile yaptığınız evlilik yıllar önce herkesin büyük ilgisini gördü. Yıllardır herkes sizi severek takip ediyor. Selim Bey ile bir ömür geçirmek nasıl bir duygu?

Çok güzel bir duygu. Çünkü her geçen gün sevgiyi tazeleyen ve ilgi gördüğünüz, sizi düşünen, güvenebileceğiniz, sırtınızı dayayabileceğiniz bir kişiyle hayatınızı geçiriyor olmak çok güzel bir duygu.

Onun çok yüksek bir sorumluluk duygusu var. Sadece kendi için değil. Benim mesleki yaşamım içinde son derece hassas ve bana her zaman katkıda bulunan bir kişi. Güzel bir ömür geçti.

Hayatınızda dönüm noktası olarak gördüğünüz bir an var mı?

Var. Net dönüm noktam anne olmak… İsteyerek oldu. Çok çok istiyordum. Çocuklara karşı çok büyük bir zaafım var. Belki abla olduğum, kardeşlerim olduğu için.

Anne olmayı çok istedim. Zaten çok erken yaşta anne oldum. Gerçekten de hayatımın dönüm noktası.

Hayatta vazgeçmem dediğiniz prensipleriniz ve aşılmasını istemediğiniz kırmızı çizgileriniz var mıdır?

Herkesin kırmızı çizgileri vardır diye düşünüyorum. Çünkü kendine saygı duyan kişi mutlaka karşı tarafa da saygı duyar. Aynı derece de o saygıyı bekler. Prensiplerim iş ahlakı açısından var. O da belki basit şeyler ama belki de tekrarlanması gereken şeyler. İşe saygı, disiplin gerekiyor. O disiplini her zaman korumak gerekiyor. Dolayısıyla ilkeli durmak durumundasınız.

Sevenlerinizin çok fazla bilmediği bir yönünüz var mı?

Sevenlerimin benle ilgili bilmedikleri bir şey yok diye düşünüyorum. Çünkü 50 yıldır beraber yaşıyoruz. Beraber büyüdük. Duygularımızı paylaştık. Kendimi hiçbir zaman sırça köşke çekmedim.

Tam tersi halkın içinde oldum. Halkın sorunları ve dertleri ile yoğruldum. Ve bunu dile getirdim. Konuştum. Konuşmadığım zaman film yaptım.

Film yapmadığım zaman bir şekilde paylaştım. Ayrıca yanlarında olduğumu hissettirdim. Bilmiyorum acaba benimle ilgili bilinmeyen bir şey var mıdır?

Hülya Koçyiğit

Çiçekleri çok seviyorum

Uğraşmaktan keyif aldığınız, size iyi gelen hobileriniz var mıdır?

Evet, bahçeyle uğraşmak… Yıllar sonra bahçeli bir evde yaşama imkânı bulduk. Onun için çok teşekkür ediyorum, şükrediyorum. Bahçeyi seviyorum. Çiçekleri çok seviyorum. Ağaçları çok seviyorum.

Onun dışında organik ürün merakım yüzünden küçücük bir bostan yaptım. Orada domates, salatalık yetiştirmek bana çok keyif veriyor. Şu anda en keyif aldığım hobim…

TRT 2’de sunuculuğunu yaptığınız “Film Gibi Hayatlar” programında her hafta bir meslektaşınızı ağırlıyorsunuz. Türkiye’nin en değerli ve sevilen sanatçıları ile yaptığınız, izleyenlerin büyük beğenisini kazanan programınızda yaşadığınız ilginç bir anınız var mı?

Ne yazık ki bu son 2 yıl pandemi dönemine denk geldi. Bu nedenle birçok arkadaşımın sokağa çıkmak konusunda bile tereddütleri olduğu için istediğim her arkadaşımı ağırlama imkânı bulamadım.

Fakat şunu unutmuyorum. Yakın zamanda aramızdan ayrılan Rasim Öztekin’i davet etmiştim. Pandeminin de en yasaklı dönemiydi. Karşılıklı elimizi kalbimize koyarak birbirimizi selamladık. Ayrılırken hatıra olarak bir fotoğraf çektirmek istedik.

Nasıl duracağımızı bilemedik. Mesafeli durmamız gerekiyordu. Sonra karşılıklı yumrukla birbirimizi selamladık. Herkes ‘durun ay değmeyin, aralıklı durun’ derken çok güzel bir espri yaptı. Onu unutamıyorum.

Onu hemen akabinde kaybettik. Gerçekten şok oldu bizlere. Çok üzüldük. Allah rahmet eylesin.

Sanat politikaları

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nda olmak sizin için ne ifade ediyor? Yapılacak projelerden bize biraz bahsedebilir misiniz?

Bir devletin mutlaka kültür ve sanat politikası olması gerekir. Kültür ve sanat politikalarını da üretecek olan sanatçılardır. Cumhurbaşkanımız kültür ve sanatta istediğimiz yerde değiliz diye dertleniyordu.

Bu yüzden böyle bir kurulun oluşmasını tercih etti. Biz üyeler olarak haftada bir toplanıyoruz ve gördüğümüz eksikleri, olmasını arzuladıklarımızı, ülkemizin sanat alanında atacağı daha büyük adımlar için neler yapabiliriz, neler yapmamalıyız bunları birer politika önerisi olarak Cumhurbaşkanımıza sunuyoruz.

Kendileri onayladıkları konuları seçip kimi zaman Kültür Bakanlığı’na kimi zaman başka bakanlıklara görev olarak veriyor. Çabalarımız devam ediyor.

Pandemi hayatınızda neleri değiştirdi? Bu süreçte edindiğiniz alışkanlıklar var mı?

Pandemi sürecinde eve kapandığımız dönemlerde kendimi dinleme, neler yaptım, neler yapabilirim diye sorgulama, farkındalıklarımı artırma, yıllarca yapamadığım hayal ettiğim şeyleri gündemime alma… Tabii ki bunun dışında bol bol film seyretme, bol bol kitap okuma, bol bol bahçeyle ilgilenme imkânı buldum.

Şehrimize gelme fırsatınız hiç oldu mu? Şehrimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gelmez miyim? Defalarca geldim. 19 Mayıs 1919 Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı gün… Samsun’a geldiğim zaman öyle bir duyguyla geliyorum. Ülkemizin Kurtuluş Savaşı’nın ilk adımı olarak bakıyorum. Ülkesini çok seven, ülkesine karşı büyük bir sevda ile bağlı bir kişi olarak Samsun’un böyle bir ayrıcalığı, özelliği ben de elbette ki var.

Kaynak : Samsun E-Dergi

Yorum Yap

Yorum Yap覺n

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Editör

Röportaj

Yakup Özden : Futbol oynamak, futbolcu olmak hayalimizdi

Ampute futbolu

Yakup Özden ile Ampute Futbolu üzerine sohbet ettik. Nasıl sakat kaldığından bugün geldiği noktaya kadar her konuya cevap verdi.

Yakup Özden kimdir ?

Samsun Bedensel Engelliler Spor Kulübü Başkanıyım. 1960 doğumluyum. Evli ve 3 çocuk babasıyım. Küçük yaşlarda geçirdiğim bir kaza sonucu sakat kaldım.

Yaşadığınız kaza nasıl oldu?

İlkokula gidiyordum. Okuldan çıkıp eve geldim. Üstümü değiştirip top oynamak için dışarıya çıktım. Eksiden Piazza’ya giden yol üzerinde mezbahane vardı.

Onun yanında da at yarışlarının deve güreşlerinin yapıldığı bir alan vardı. Oraya da TIR’larla at getirmişlerdi. Biz de sahaya top oynamaya gitmeden önce onları izliyorduk.

O sırada Çarşamba tarafından gelen tren düdüğünü öttürünce atlar ürktü. Ben de korkup ters tarafa doğru kaçtım. Karşı taraftan gelen kamyonun altında kaldım. Sonra ayağımız kesildi.

Ampute futbolu

Kazadan sonra hayata bakışınız değişti mi?

7 yaşına kadar sokakta koşuyorsun, okula gidiyorsun. Arkadaşlarında top oynuyorsun. O yaştan sonra sakat kalıyorsun. Bir yıl evden dışarı çıkmadım.

Sonra arkadaşlarımın eve gelip gitmesi ile yavaş yavaş dışarıya çıkmaya başladım. Tekrar tek bacağımda arkadaşlarımla birlikte futbol oynamaya başladım. Belki de amatör liglerde tek bacağı ile futbol oynayan tek kişi Yakup Özden olarak benimdir.

Futbol oynamak, futbolcu olmak, antrenörlük yapmak, kulüp başkanı olmak hayalimizdi. Basamak basamak hepsini yaparak bugünlere kadar geldik.

Yakup Özden ampute futbolunun doğuşunu anlattı.

Samsun’da Ampute Futbol Takımı ne zaman kuruldu?

Samsun’da ilk ben kurmuştum. Tabi o zaaman Ampute değil ‘Koşar Futbol’ deniyordu. Parmağı olmayan, eli olmayan, ayağı olmayan bir spordu.

Bizim sayemizde basının aracılığıyla ‘Koşar Futbol’ tüm Türkiye’ye yayıldı. Sonra dünyada bir Ampute futbolu diye bir şey ortaya çıktı. Bir gün beni GATA’dan aradılar ve Ankara’ya davet ettiler. Ben de GATA’ya gittim. Gazilerimiz var. Onların spora teşvik etmek için…

Yakup Özden : Spor sayesinde insanlar hayata bağlandı

Bana Ampute futbol var, siz de Koşar Futbol diyorsunuz. Bu ikisini harmanlayabilir miyiz? Tamam dedik ve şöyle oldu. Dedi ki; kolu olmayanlar kaleci olsun, ayağı olmayanlar futbolcu olsun. Türkiye’de bu şekilde Ampute futbolunu kurduk. Türtiye’de Ampute futbolu kuran kişiyim. Gururluyum.

Daha önce evlerinde çıkamayan engelli arkadaşlarımız, kardeşlerimiz bu spor sayesinde hayata tutundu. Kendileriyle barıştı. Hayata bağlandılar. İş sahibi oldular, aile sahibi oldular.

Ampute futbolu

Kaç sporcunuz var ?

250 sporcumuz var. Samsun’da ilçelerimizle birlikte 150 bin engelli vatandaşımız var. İnsanlarımızı spor yapmaya çağırıyoruz. Sadece futbola değil, tüm branşlara. Tabi çogu gelmek istemiyor.

Samsun’da Ampute Futbol Takımı’nın durumu nasıl?

5 yıl öncesine kadar Türkiye’de bir numaraydık. Ancak kulüplere yardım yapılmıyor. Sporcularımız da büyük takımlara transfer oluyor. Elimizdeki oyuncuları tutamıyoruz. Böyle olunca da Samsun olarak pek iyi durumda değiliz.

Ampute Milli Takım hatıralarınızdan bahseder misiniz?

Yine Ankara’da toplandık ve milli takım için ne yapabiliriz diye konuştuk. Türkiye’deki tüm engelli sporcuları Antalya’ya davet ettik. 40-50 kişi geldi. Antalya’da 2 ay kamp yaptık. Seçmeler yapıldı ve sayıyı 22 kişiye indirdik. Milli takım kuruluşu böyle başladı. İlk defa kurulan milli takım, dünya üçüncüsü oldu.

İyi ki sporcu olmuşum dediğin an oldu mu?

İyi ki sporcu olmuşum, iyi ki engelli olmuşum. Engelli olmasam kim bilir ne olacaktım.

Engelli sporcular destek görüyor mu?

Yeterli desteği gördüğümüzü söyleyemeyeceğim. Bakın Samsun spor kenti diyoruz. Ama Samsun’da engelli spor kulüpleri kapandı. Maddiyatsızlıktan faaliyetlerini durdurdu. Destek olsa daha çok engelli kardeşimize dokunabiliriz.

Okumaya devam et

Röportaj

Lütfi Pirinç : Adana Kebap kırmızı çizgim

Lütfi Pirinç

Lütfi Pirinç, ‘Kanaldaa’ Youtube kanalı ‘Anlat İşini’ programına konuştu. Adana Kebap yapmanın püf noktası nedir? Neye dikkat etmek gerekir? Bu işe nasıl başladı?

Lütfi Pirinç, “Önce işime sonra eşime aşığım” diyerek meslekteki 40 yılını anlattı…

Sizi tanıyabilir miyiz?

1971 Şanlıurfa Siverek’te doğdum. Adana’da büyüdüm.

Sizin hikayeniz nerede ve nasıl başladı ?

Küçüklüğümde, 1980’li yılların başlarında çok hayta bir çocuktum. Ele avuca gelmeyen , rahat durmayan, düz duvara durmayan bir çocuktum. Buna istinaden rahmetli amcam, babam ve dayımla konuşmuş. ‘Bunu durdurabilmek için ne yapalım’ diye. O zaman işte beni lokantacılar odası başkanı ve dönemin en iyi ustalarından Nuri Usta’nın yanına verdiler beni. Orada iş başı yaparak kebapçılık serüvenimiz başladı.

Adana Kebap

Lütfi Pirinç, ekip ruhunun önemine de değindi.

Kebapçılık serüveniniz kaç yaşında başladı?

14 Şubat 1983’te. Hiç unutmam o tarihi. Aşkla sevgiyle başladık. Neredeyse 40’ncı yıla gireceğiz.

Her sabah kalktığımda aynı heyecanla işe başlıyorum. Bir müddet komilik yaptım.

Sonra ‘komilik bana göre değil’ diyerek bulaşık yıkamaya geçtim. Bir kaç gün bulaşık yıkadıktan sonra o zaman mezeci ustamı da takip ediyordum.

Bıçağı nasıl kullanıyor, domatesi soğanı nasıl doğruyor takip ediyordum. Bunları bir film sahnesi gibi gözümün önüne getire getire akşamları evde tatbik ediyordum.

Bir gün aldığım yevmiye ile gittim kasaba. 100 gram kıyma aldım. Bir tane de şiş aldım. Adana saplamayı öğreneceğim. Sabaha kadar uyumadan onu öğrendim.

Her zaman söylüyorum; bu işim olmasaydı ben bugün olmazdım. Lütfi usta olmazdım.

Adana Kebap

İlk kebabınızı ne zaman yaptınız ?

1985 yılının ortalarıydı. Onu da aileme yedirdim.

Kebap üretiminin bir reçetesi var mı?

Günümüzde herkes bir reçete çıkarabilir. Ancak bunun en önemli reçetesi anlamak, anlamak, anlamak…

X bir kişi geldi, ‘bana tarif et’ dedi. Tarif edersiniz o da sizi çok iyi anladı. Lakin tatbike geldiğinde bunu yapamayacaktır.

Çünkü Adana yapmanın, et işlemenin özelliği şudur; Güzel bir tezgah, bıçak, zırh, satırı olmalı.

Zırh dediğimiz el kıyması dediğimiz alet mutlaka olmalı. Bu olmadığında makineden çektiğiniz kıyma ile yaptığınızda bildiğiniz köfte yersiniz.

Şiş köfte olur. Reçete olarak baktığınızda, 20 gram tuz, 10 gram biber gibi bunları söyleyebiliriz. Ama önemli olan eti işlemek.

Adana Kebap

Lütfi usta, Adana kebap için eti iyi işlemek gerektiğini anlattı.

Eti kasaba giderek kendim alırım…

Bu detay isteyen bir şey, Belki bana deli diyecekler ama olsun desinler. Ben zaman zaman etle konuşurum. Ciddiyim. Etleri kasaba gidip kendim alıyorum. Eti işliyorum. Etlerin besisi ile alakalı; yağlı olur yağsız olur…

Bunu dengelemek lazım. Bilimsel olarak gramaj olarak söyleyebilirsiniz. Tatbik olarak kötü bir sonuçla karşı karşıya gelebilirsiniz. Önce o eti anlamak gerekir. Aldığınız etin yağ oranını besi oranını bilmeniz gerekiyor.

Bunları bilmediğiniz, anlamadığınız zaman ne olabilir; Adana kebap üzerinden konuşarak, dökülebilir, lezzetli olmayabilir, yağlı olabilir.

Bu ayar çok önemli. Bir de etin arasındaki sinirleri almak gerekiyor. Almazsanız, kebap parçalanır, sert düşebilir artı aradığınız lezzeti alamazsınız.

Adana Kebap

Favori kebabınız hangisi ?

Bütün kebaplar favoridir. Ancak benim favorim Adana. Benim ona farklı bir bakış açım var. Aşkla bakıyorum ben ona.

Buna inanmayacaksınız belki ama Adana kebaba bakınca benim içimde kabarma başlıyor. Adana benim için kutsaldır.

Kırmızı çizgimdir. Ben işime aşık ir adamım. Önce işime sonra eşime aşığım. Neden? İşim olmasaydı eşimle evlenemezdim.

4 çocuğum olmazdı. Evim, arabam olmazdı. Yaptığınız iş ne olursa olsun severek ve aşkla yapmalısınız.

Okumaya devam et

Röportaj

Saffet Emre Tonguç : Rüzgarın aşk ettiği şehir

Saffet Emre Tonguç, Büyükşehir Belediyesi’nin dijital yayın organı ‘Samsun E-Dergi‘ye Azerbaycan’ın başkenti Bakü’yü yazdı.

Seyahat yazarı Saffet Emre Tonguç kaleminden Rüzgarın aşk ettiği, ışıkların raks ettiği şehir Bakü…

Samsun E-Dergi’ye özel  

Bakü’ye Azerice “Bakı” deniyor ve “Rüzgarlı Şehir” anlamına geliyor. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Azerbaycan; sınırları içinde bulunan petrol ve doğalgaz rezervleri sayesinde büyük bir gelişim yaşıyor. İşte Azerbaycan’ın başkenti Bakü…

Modern ve çok iddialı mimariyle yapılan binalar şehrin siluetini değiştiriyor. Bakü’nün merkezinde ve yakın çevresinde tarihi binalara uyum sağlamak amacıyla hemen hemen tüm binalar benzer üslupla ciddi bir restorasyon içinde.

En büyük, en uzun, en görkemli mantığı ile yapılan yerler Bakü’yü bir başka etkiliyor. Geceleri ayrı bir güzelliğe bürünen başkent Bakü’nün gerek tarihi taş binalarının gece aydınlatmalarına, gerekse de geniş bulvarların, parkların, gökdelenlerin ışıkla danslarına bayılacaksınız.

Bakü’yü üç ana bölüme ayırmak mümkün; İçeri Şehir (eski Bakü), Sovyetler Birliği zamanının Bakü’sü ve yeni şehir.

Bakü

İçeri şehir

Özellikle yerel halk tarafından “Köhne Şehir” olarak adlandırılan İçeri Şehir; Orta Doğu’nun en eski meskenlerinden biri. Ayrıca kazılar Paleolitik dönemden itibaren yerleşim yeri olarak kullanıldığını gösteriyor. Aralık 2000’de sınırları içinde yer alan Şirvanşahlar Sarayı ve Kız Kalesi ile birlikte UNESCO tarafından Dünya Mirasları arasına alınmış.

Kız kulesi

Kız Kulesi de deniyor Kız Kalesi de. Eski bir Zerdüşt Tapınağı olduğu düşünülen, çağlar boyunca deniz feneri, savunma kalesi ve rasathane olarak kullanılan Kız Kulesi; 12. yüzyılda inşa edilmiş. İçeri Şehir’in güneydoğu bölümündeki 1. katta duvar kalınlığı 5 metreyi bulan, 8 katlı kulenin her katı yоntma taşlarla yapılmış.

Bunun dışında; kalenin altından Şirvanşahlar Sarayı’na bir geçit olduğu söyleniyor.

Kulenin tarihi için çok ilginç bir ayrıntı var: Kız Kulesi’nin üstten görünümü Arapça’ da Allah’ın 94’üncü ismi “El Bâki” biçiminde. Bu da şehrin özgün adını hatırlatıyor.

Kız Kulesi’nin Hikâyesi…

Bir efsaneye göre o zamanlar Hazar Denizi’nin sularına kavuşacak kadar kardeşmiş kule ve sular. Kulede erkek kardeşi tarafından hapsedilen bir kız yaşarmış.

Ayrıca kutsak kız çok mutsuzmuş ve bu hapis hayatının azabına dayanamamış… Günün birinde kendini kaleden Hazar Denizi’nin şefkatli kollarına bırakmış.

Bu yüzden Kız Kulesi olmuş adı. Bir başka söylenti de hiçbir zaman düşmanlar tarafından ele geçirilemediği için bu adın verildiği.

Üçüncü bir görüşe göre de  önce adı ‘Göz Kalesi’ymiş, zamanla ve söylene söylene değişip ‘Kız Kulesi’ şeklini almış. Özellikle son yıllarda kale ve arkasındaki meydanda her yıl Nevruz Bayramı şenliklerinin yapılması gelenek olmuş.

Bakü

Kız Kalesi.

Devlet Bayrağı Meydanı

2010 yılında açılan Devlet Bayrağı Meydanı; Azerbaycan halkının birlik ve bütünlüğünü simgeleyen 162 metre yüksekliğindeki bayrağın bulunduğu meydan. Özellikle “En uzun bayrak” rekorunu kırarak Guinness Rekorlar Kitabı’na geçmiş. Bayrağın boyu 35 metre, eni 70 metre, toplam alanı 2450 metrekare, ağırlığı ise yaklaşık 350 kilogram.

Kristal Palas

Hazar Denizi’nin kıyısında yapılan Kristal Saray, muhteşem görkemiyle çok fonksiyonlu kapalı bir arena.

Kapasitesi 25 bin kişi. Kristal Saray’dan geceleri gökyüzüne doğru yükselen lazer ışınları olağanüstü bir görüntü oluşturuyor. Ayrıca yüzeyindeki ışıklandırma da koca yapıyı devasa bir kristale dönüştürüyor. Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması da Kristal Saray’da yapılmıştı.

Şehitlik

25 Mayıs-17 Kasım 1918’deki Kafkas Harekatı’nda Türk-Kafkas Ordusu 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girmiş, Azerbaycan, Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden kurtarmış. Bu savaşlarda şehit olmuş Azeri ve Türk askerlerinin defnedildiği bu yere Şehitler Hiyabanı adı verilmiş. 1130 Türk askerinin isimlerini 1999’da açılan anıtın üzerinde görebilirsiniz. Günümüzde hala protokol karşılamalarında kullanılıyor bu şehitlik. Buraya kolay ulaşılabilmesi için sahilde füniküler de inşa edilmiş. Şehitliğin yanına bir de cami yapılmış. Adı Şehitlik Camii. Azerbaycan topraklarını savunurken şehit olan Türk askerlerinin anısını yaşatmak için Türk Diyanet Vakfı tarafından inşa edilmiş.

Nizami Caddesi

Azeri şair Nizami Ganjavi’nin adı ile anılıyor. Araç trafiğine kapalı yaklaşık 3,5 kilometrelik bir cadde. Cadde boyunca neredeyse tüm Türk ve uluslararası markalara rastlamanız mümkün.

Tam bir piyasa yeri yapmışlar burayı. Ayrıca ciddi bir sosyal yaşam merkezi olmuş. Büyük alışveriş merkezleri ve mağazalar, restoran ve kafeler, dinlenme parkları ile İçeri Şehir’ in dışarısında bir Avrupa caddesi yaratmışlar. Işıklandırma caddeyi geceleri de gündüz gibi yapıyor.

Bakü

Saffet Emre Tonguç.

Bakü Bulvarı

Bakü sahil şeridine paralel uzanan Bakü Bulvarı 1909 yılında açılmış. Üstelik geçtiğimiz yüzyılın başında Bakü’deki zengin petrol tacirleri yaşıyormuş burada. Bölge daha sonra Deniz Kenarı Milli Parkı olarak adlandırılarak koruma altına alınmış. Hazar kıyısında bulunan bu bulvar alanının büyüklüğüne göre Paris’te Seine Nehri kıyısındaki parktan sonra ikinci sırada. İlk sırayı almak için kordon kıyı boyunca uzatılıyor. Ayrıca hedefleri dünyanın en büyüğü olmakmış.

Alev Kuleleri

Yeni Bakü’de bir yanda cam kuleler ile dev gökdelenler var diğer yanda klasik ve modern mimari. Dünyanın en büyük otel zincirleri şehirde yerlerini almış bile. Ayrıca şehir merkezindeki Ateş Kuleleri Bakü’nün yeni simgesi artık.

190 metre yüksekliğindeki kompleks ofis, konut ve otel olarak kullanılan 3 kuleden oluşuyor.

En önemli özelliği, 10 bin LED ampul ile kaplanmış dış yüzeylerinde Azerbaycan bayrağından, dans eden alevlere dek türlü ışık oyunlarıyla Bakü akşamlarına muhteşem görüntü katması.

İstanbul – Bakü arası uçakla 2 saat 45 dakika sürüyor. Ayrıca, Ankara – Bakü arasındaki yolculuk süresi 2 saat.

Bununla birlikte İstanbul’dan Bakü’ye otobüs ile de gitmek mümkün. Otobüs yolculuğu yaklaşık 34 saat sürüyor.

Türkiye’den Azerbaycan’a ayrıca tren seferi bulunmuyor.

Okumaya devam et

Editör Seçimi

    Copyright © 2021